Meselenin Asr-ı Saadet’teki yansımasına bakacak olursak; sayıları dört yüze ulaşan ve metlüv ve gayr-ı metlüvüyle vahyin adım adım takipçisi olan Suffe ashabının, eda ettikleri fonksiyonları itibarıyla konumuza güzel bir misal olarak ışık tuttuklarını görürüz. Onlar, her türlü sıkıntıyı göğüsleyerek Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına gelmiş, dizlerini dizine vermiş ve her zaman O’nun vereceği vazifeyi yerine getirmek için can atmışlardır. Çoğunluğunu, her şeyi göze alarak Allah ve Resûlü’ne hicret etmiş, Medine’de evi barkı, yakını olmayan fakir muhacirlerin oluşturduğu bu topluluk, karın tokluğuna Efendiler Efendisi’ne mülâzemet ediyor, O’nun mübarek atmosferinden ayrılmıyorlardı. Bir fikir vermesi bakımından burada sadece en çok tanınan birini zikredeceğiz.
Hepimizin yakından bildiği Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), o dönemde kendisine uzatılan tenkit oklarından bunalmış ve şu tarihî açıklamalarda bulunarak Suffe ashabının hâlini anlatma durumunda kalmıştır: “Mü’min kardeşlerim benim çok hadis rivayet etmemden şikayet ediyorlar. Hâlbuki ensar kardeşlerim tarlalarını ekip biçerken, muhacir kardeşlerim de çarşı-pazarda ticaretle uğraşırken ben ve emsalim, açlıktan bayılma pahasına Resûlullah’ın yanından ayrılmaz ve onun hadislerini ezberlerdik.”371
Bu hâdise, onların, o günün şartlarında hangi tür sıkıntılara katlanarak Kur’ân ve Sünnet’e hizmet ettiklerini anlatmaktadır. Onlar, bu denli fedakârlık yapar da Kur’ân’ın senasına mazhar olmazlar mı? İşte Kur’ân onları şu beyanıyla bayraklaştırmıştır: