Ama ben, bunların hiçbirini mini bir mârifet olarak kabul etmiyorum. Asıl mârifet, Allah’ı bilmek, tanımak ve O’nun kanunlarına kayıtsız şartsız boyun eğmektir. Hz. Muhammed’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bilip tanımak da gerçek mârifete dahildir. Bunlardır ki, insanı, gökler ötesi âlemlerde mârifet erbabı seviyesine yükseltir. Havada uçmalara, aylarca bir şey yemeden-içmeden yaşamaya gelince bunlar, “mârifet” adına çok önemli şeyler değildir.
Biz, eğer istemeyerek de olsa, bu kabîl şeyleri aktarmaya çalışıyorsak, bu, -biraz önce de dediğim gibi- maddenin çatlamak üzere olan kalıp ve cidarlarına bir darbe daha indirmek içindir. Yoksa bunları çok önemli şeyler kabul ettiğimizden değildir.
Burada ayrıca şu hususun izahına da ihtiyaç olduğu kanaatindeyim:
Bazı insanî latîfelerini geliştiren herkes, gayb âlemine muttali olabilir. Cenâb-ı Hakk’ın müsaade ettiği çerçeve içinde bazı şeyleri bilebilir ve müşâhede edebilir. Bu, tamamen kalbe söz dinletme ile alâkalı bir meseledir. Ve bu hususun, dinle, dinsizlikle, Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi olmakla hiçbir alâkası yoktur. Ruhun güç ve kuvvetiyle zuhurunu temin eden, onu ten kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun, Cenâb-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder.
Onun içindir ki, baştan beri size aktarmaya çalıştığım, velinin kerametlerini, medyumun harikulâde hâllerini, onların misal ve berzah âlemlerine ait tabloları insanların nazarlarına arz etmeleri, insan ruh ve latîfelerinin önündeki berzahların kaldırılmasıyla alâkalıdır. Başkaca bir kerameti de yoktur.
Bir kere daha hatırlatmak isterim ki, bunlar, zatında hiçbir kıymet ifade etmezler, asıl olan, Cenâb-ı Hakk’ın rızasıdır. Bununla beraber dünyanın şarkında ve garbında meydana gelen bu tür hâdiseler ve rivayet edilen vak’alar, maddeci zihniyeti darbelemesi açısından bizim için de söz konusu olmaktadır.