İşte o zamandır ki, tek gözle bakıldığında muzlim ve karanlık görülen her yer ve her yöre aydınlığa kavuşacak; ilim, fen ve teknik ile ilgili yeni buluş ve keşifler insanımızın hizmetine nurlu bir kadro tarafından takdim edilecektir.
Burada şu hususu da arz etmeden geçemeyeceğim: Her ilim dalının kendisine göre belli ölçü ve kıstasları vardır. Bunlar o sahaya ait hakikati bulmada sabit hakikatler olsa dahi, bir başka sahada geçersizdirler.
Meselâ, matematiğin, fiziğin, kimyanın ve tıbbî ilimlerin sahaları ayrı ayrıdır. Siz, fiziğin kanunlarını tıbba veya tıbbın kanunlarını fiziğe tatbik ederseniz, işi karıştırırsınız. Birbirine çok yakın ilim dallarında dahi bu nüansa dikkat etmek bir zarurettir.
Bunlar gibi, maddeye ait, maddeyi ölçen ve tartan kıstaslarla, mânâya ait ve mânâyı ölçen ve tartan kıstaslar tamamen birbirinden farklıdır. Binaenaleyh, elinde sadece maddî kıstaslar bulunan, yani cesedin altında kalıp ezilmiş, midesine esir düşmüş, ten cenderesinden bir türlü kurtulamamış insanlar elbette ruha ait hakikatleri müşâhede altına alamayacaktır. Zira bu, ayrı bir meleke ve ayrı bir mazhariyet gerektirmektedir. Ruhunu inkişaf ettirenlerdir ki, bu sahada söz sahibi onlardır. Zira mânâyı ölçecek tartı ancak onlarda vardır. Onlar dedubleyi, perispiriyi veya bizim dilimizdeki ifadesiyle “Vücud-u mevhibe-i Hakkânî”yi görmekte ve bize böyle bir varlıktan haber vermektedirler.
Bu meselede kendi müşâhede ufku o seviyeye ulaşamayanlara düşen vazife ise, bu sahanın söz sahiplerine itimat edip teslim olmaktır. Aksi her davranış sadece bir inat ve yobazlık sayılır. Bu da ilimle, ilim adamlığı ile bağdaşmaz bir davranıştır.