Belâgatta, sözü söyleyen kimsenin, cümlenin içinde yer alan hükmü kendisinin de bildiğini muhataba bildirmesine “Lâzım-ı faide-i haber” denir. Yani o haberde mutlaka gözetilen bir fayda ve maslahat vardır. Dolayısıyla âyet-i kerimede Cibril’in emin olmasının vurgulanması, Cibril’in emin olması mevzuunda şüphe ve tereddüt olduğundan dolayı değildir. Zira Cibril’in emin olduğu zaten malumdur. Kur’ân-ı Kerim bu ifadesiyle Yahudiler ve daha sonra zuhur edecek Rafizîler gibi bir kısım kimselerin onunla alâkalı münasebetsiz iddialarını önlemek için Cibril’in emniyetini nazara vererek muhtemel inhirafları önlemek istemiştir.
Bütün resûller emindir, çünkü emanet, her peygamberin sıfatıdır. Cebrail (aleyhisselâm) da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyi getirme makamında anıldığından, o makamda önemli olan emniyet sıfatıyla yâd edilmiştir.
Mevzuu bir misalle tavzih edecek olursak; meselâ hırsızlık ve yolsuzluk yapması söz konusu bile edilemeyecek bir insanın hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmayan, fakat açık saçık kadınların bulunduğu bir çarşı ve pazarda dolaştığını düşünelim. Bu insanın “nezahetini” ifade için “Bu adam hırsızlık ve yolsuzluk yapan bir insan değildir.” yerine “Bu kişi çok iffetlidir.” denilir. Çünkü o zemin, hırsızlık ve yolsuzluğun yapılmasına müsait değildir. Oralarda dolaşan bu insan, göz, düşünce veya hayal zinası yapabilir ve hatta fiilen o işin içine yuvarlanabilir. Genel atmosfer, hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmadığından o kişinin, bu yönüyle alâkalı herhangi bir şey değil de, onun “afif” olduğu söylenir. Bu insan, sadece iffeti nazara verilip iffeti adına müdafaa edildiği zaman bu, onun diğer güzel vasıflara sahip olmadığı mânâsına gelmez. Zira o kişinin konumu ve üzerinde durulması gereken husus itibarıyla orada onun iffetli olduğuna dikkat çekilmesi gerekmektedir.