Bu açıdan insan, sadece esbabı değerlendirerek Allah’ı bulacağını zannetmemelidir. Risaleler’de, temelde Allah’a iman ele alınıyor, daha sonra Allah’a götüren deliller sıralanıyor. Eğer delillerden yola çıkılacak olursa, bazen yanlış anlama da söz konusu olabilir. Bu itibarla “Ben aklımla, pozitif neticelerle, vasatı değerlendirerek Allah’ı bulacağım.” gibi sözler gerçeği yansıtmasa gerek. Böyle düşünen biri kâinat ve hâdiseler içinde dolaşır durur da bir arpa boyu yol alamaz. Oysa iman, Allah’ın insan içinde yakacağı bir meşaledir. O meşale yanmadığı müddetçe insan her şeye hep “min verâ-i hicab” bakar; sürekli eşya arasında dolaşır ama ikilikten kurtulamaz. Düalizmden kurtulmanın yolu; Allah’ı eşyadan daha ayân görüp, “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” ufkunda dolaşmaktır.
Allah’ı eşyadan daha ayân görme, baştaki iki gözle olacak gibi değildir. İşin esası, insanın basiret ve vicdanı ile görüp hissetmesidir. Çünkü bu şekilde insan, görme adına kendine tanınan hak dairesinde, kendisine ne kadar müşâhede imkânı bahşedilmişse o çerçeve içinde görür. Oysaki Allah, zamanlara ve mekânlara sığmaz. O ancak kenzen kalbte bilinebilir. Bilme yolunda olanlarca bilinince de öyle bir bilinir ki, o kimse “Vallahi hissediyorum!” diye yemin edebilir ve “Şu gördüğüm eşya ve insanlar yalan olabilirler, fakat ben Seni öyle bir duyuyorum ki, bunda kat’iyen yalan olmaz.” diye haykırabilir. İşte bu, vicdanın mârifetidir ve insan bu mertebeyi sadece amel ederek anlayabilir.