Evet, işte böyle bir dönemde Şark’ın feylesof olarak isimlendirilebilecek müthiş insanı Hafız’ın, ulûhiyet tanımlamalarına baktığımızda, onda panteizmin etkilerini görürüz ve bu etki onda başka şeylerin çok önündedir. Yine onun düşüncesinde varlık, âdeta vahdet-i vücud telakkisine göre örgülenmiş gibidir. Dolayısıyla eğer siz, meseleyi kendi özünden öğrenip sağlam bir itikada sahip olmadan, Hafız’ın bu düşüncelerine, yine bu dönemde kaleme alınıp klasikler içinde tercüme edilen Hallac’ın “Tavâsîn”ine, Bedreddin Simavî’nin “Vâridât”ına –ki, o da kaskatı bir monizm mülâhazası içindedir ve ukûl-ü aşereciliğin olumsuz bütün neticelerine kâildir; tabiî bu hâliyle de, Efendimiz’den daha çok Hegel’e yakındır– şerh edilmemiş şekli ile Muhyiddin İbn Arabî’nin Fusûs’una ve hatta Cîlî’nin İnsan-ı Kâmil’ine müracaat ederseniz, Nesimî’nin, “Veli söylediğim hâldir / Bu ne kîldir bu ne kâldir.” dediği gibi, her biri birer duyma, birer haz, birer zevk olan bu hâlleri, birer realite olarak alır ve –hafizanallah– sapıtırsınız.
Bu açıdan, neyin öncelikli olarak okunması lâzım geldiği hususunda dengeyi çok iyi ayarlamak gerekir. Eğer siz insanlara, “Her şeyi okumayın, kafanızı karıştırmış olursunuz.” derseniz, bu yanlış olur. Çünkü başkaları okuyor ve belki kafaları da karışıyor; hâlbuki bizim insanımız kendi meselelerini onlar karşısında savunamıyor ve bir fikir kısırlığı yaşanıyor. Diğer taraftan da herkes önüne gelen her şeyi okusun dediğiniz zaman, fikirler bulanıyor ve bir kısım yanlışlara düşme ihtimali doğuyor.