Belki bunu söylemekle Belh’i de bıraktığını ifade ediyor ama bu, henüz terkin terk edilmediğini gösteriyor. Evet, insan bu seviyeye ulaşmak için sağını solunu ve her şeyini unutacak ve sonuçta da “Bu cismim cümle cân oldu.” diyecektir.
Hazreti Nakşibend anlayışındaki terk de işte böyle bir şey. Ancak “Usulüddin” ulemâsının حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın varlığı, hakikatleri sabittir.” düsturları ve günümüzde benliğin çok öne çıkması karşısında:
“Ben bîçarenin yolunda dört şeyi esas tutmak lâzımdır: Mutlak acz ve mutlak fakr içinde bulunma felsefesi, mutlak şükür yani Allah’a her hâlükârda hamd ü senâ ve hiçbir an hizmet adına fütura maruz kalmadan daima şevk içinde bulunma.” diyen zatın yeğlediği yöntem daha umumî ve herkesin uygulayabileceği bir yol gibi görünmektedir.
Sofilerin, evvelâ insana seyr u sülûk veya çilelerle bir benlik kazandırma, sonra da sırasıyla önce şeyhte, sonra Allah Resûlü’nde (sallallâhu aleyhi ve sellem), en sonunda da Allah’ta fâni olma dedikleri fâni olma çizgisini takip etme ki, “fenâ fişşeyh”, “fenâ firrasûl”, “fenâ fillâh” ıstılahları buradan gelmektedir. Ayrıca mebdeden müntehâya bu yoldaki yolculuk, “seyr ilallah”, “seyr fillâh”, “seyr minallah” unvanlarıyla yâd edilmektedir ki, bu da, Allah’a doğru gitme, sonra tamamen maiyyet ufkunda seyrine devam etme ve sonra da halkın içine dönüp halk içinde Hak’la beraber olma gibi vetire takip eder. Bu makam bazılarına göre, sâfiye makamını temsil edenlerin makamıdır. Böyle bir insanda oturma, kalkma, düşünme, konuşma… yani onun her şeyi tamamen Allah adına olur.