İçeriğe geç

Müsaade ederseniz burada size bir hissimi arz etmek istiyorum: Bir vesileyle Avustralya’ya gittiğimde, aynı duygu ve düşüncenin bir araya getirdiği orada yaşayan bir kısım hamiyetli insanımız bir yurt temeli atmayı plânlamışlar, rical-i devleti çağırmışlar ve benim de konuşmamı istemişlerdi. Her ne kadar kaçtı isem de daha sonra bir-iki kelime konuşmak zorunda kalmıştım. Kürsüden indiğimde beni, o anda orada bulunan mübarek bir toplumdan bazı arkadaşlarla tanıştırdılar. Birdenbire başım döndü ve içim burkuldu ve, “Ya Rabbi, keşke bu topluluk onlara gelmiş olsaydı ve ben onları böyle mahzun görmeseydim. Keşke bunlar, bu yurdun kendilerine ait olmadığı hissini duymasalardı. Keşke ben onların yerinde olsaydım, onlar benim yerimde olsalardı.” hissine kapıldım ve iki büklüm oldum. Ben şahsen bütün mü’minlerin de, insan olmamıza ve bu sebeple bir kısım hırslarımız bulunmasına rağmen böyle bir duygu ve düşünce içinde olmalarını arzu ederim. Evet, değil başkalarını hor-hakir görmek, onları kendilerinden daha iyi görmeli ve daha iyi bilmelidirler.

Kaldı ki zahiren hizmette muvaffak olmak, Allah indinde faziletli olmanın tek alâmeti ve şiarı da değildir. Bazen bir tek adamın hidayetine vesile olmak, binlerce insanın hidayetine vesile olma, binlerce müessese kurma kadar hayırlı ve bereketli olabilir. Üstad’ın ifadesiyle, “Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.”4 Bu itibarla başkaları zahiren muvaffak olmamış gibi görünebilir; ama işin bâtınında onların, fersah fersah daha iyi durumda olmaları da mümkündür. Bu itibarla biz, mutlaka herkesi kendimizden daha iyi görmeli, daha iyi bilmeli ve herkesin hizmetini alkışlamalıyız.

2