Rızayı elde etme yoluna gelince, Efendimiz bir çok hadislerinde o yolun gereklerine işaret sadedinde; her yapılanın Allah rızası için yapılması, her kazanılan muvaffakiyetin ve her başarının O’na verilmesi ve neticeye karışılmaması… gibi hususlara dikkati çeker. Sofilerin bakışı daha da farklıdır; Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, cehennemden korkup ibadet edene “abdü’n-nâr=cehennemin kulu”; cennet arzusuyla ibadet edene “abdü’l-cennet=cennetin kulu”, Allah’a kulluk yapmanın zevki ile coşana da “abdü’l-lezzet=lezzetin kulu” dermiş; der ve ibadetlerin sırf Allah emrettiği için yapılması gerektiğine işaret edermiş. Bu itibarla, Kur’ân hizmetkârları, gönüllerinde rızâ-yı ilâhîden başka hiçbir şey taşımamalıdırlar. Onlar gönüllerinde maddî-mânevî hiçbir şey taşımadıkları halde, şayet beklemedikleri bir surette, Allah’tan bazı şeyler gelecek olursa, o zaman da birer armağan ve hediye olarak alıp öper, başlarına kor, şükranla iki büklüm olurlar.
Bir diğer açıdan rıza mertebesi, insanın kendi rağmına yaşaması demektir. Meselâ, insan bir şeyler anlatır ve bu anlattığı şeylerde başkalarına yararlı olmayı düşünebilir. Tabiî başarılı olmayı da.. ancak bunda, Allah’ın hoşnutluğunu gözetmesi çok önemlidir. Allah (celle celâluhu), onun tumturaklı laflar etmesinden, hadisin ifadesiyle “alîmü’l-lisan” olmasından hoşlanmayabilir. O halde eğer onun yüreği varsa, “Allah’ım! Eğer senin hoşnutluğun benim burada sükût etmeme, hatta bu insanlar karşısında kem-kümüme bağlı ise, vallahi ben onu istiyorum..” diyebilmelidir. Evet, işte bu şekilde bir rıza düşüncesi hayatımızın yörüngesi olmalı ve hiçbir zaman başkalarının takdiri ya da tahkiri bizim için kriter sayılmamalıdır.