İçeriğe geç

Bu ifadeyle, önümüze çıkan her meseleyi, daha umumî ve mutlak mânâda sebep-sonuç ilişkisi içinde düşünme ve değerlendirmeyi kastediyorum. Buna göre, mantıkî olma, akla ait bütün fakülteleri %100’e varan boyutlarda kullanma demektir. Tıpkı peygamberler gibi. Gerçi bizler peygamberlerin akıllarını ve ona ait sair fakülteleri nasıl ve ne kadar kullandıklarını tam bilemiyoruz. Acaba onların akıllarının kaçta kaçı fizik dünyaya, kaçta kaçı metafizik âleme açıktı? Yine kaçta kaçı

“Mekânım la mekân oldu Bu cismim cümle cân oldu! Nazar-ı hak ayân oldu Özüm mest-i likâ gördüm.”

kıt’asıyla ifade edilen ufka açıktı? Bu mevzuda hiçbir peygamberin dimağına girme ve onu tahlil etme imkânımız olmadığından söylenecek her sözün gözü kör, kulağı sağır, ayağı topal ve kolu da felç demektir. Yani herhangi bir kıymet-i ilmiyesi yoktur.

Şu kadar var ki, nasıl peygamberlerin eliyle meydana getirilen harikulâde şeyler, beşer tekâmül ve terakkisinin son sınırını teşkil ediyor, öyle de mantıkîlik adına da aynı şey söz konusu olabilir. Bizim ıstılah olarak “fetanet” dediğimiz bu şey, onlara has derinlikleriyle başkaları tarafından kat’iyen idrak edilemez. Zira bu seviye bir son sınırdır ve tamamıyla peygamberlere hastır. Artık o noktaya gelince âdiyât biter; fevkalâdelikler, harikûlâdelikler başlar.

Evet, nasıl ki, cismaniyet, mânevî yapımızın kılıfıdır; haricî varlığı bulunan kalb, kalbî hayatın dış yüzüdür, beyin de gerçek aklın, mantık ve muhakemenin zarfıdır.. ve işte bu zirve kâmil mânâda peygamberlerle temsil edilmektedir.

3