Mantık Ve Hi̇s Dengesi̇
Mantık ve his her insanda bulunan iki melekedir. Bu melekeler, büyük ölçüde insanın yaşamış olduğu çevre, aldığı terbiye, okuduğu kitaplar, münasebet kurduğu arkadaşlar vb. unsurlarla şekillenir.
Mantığın veya hissin şekillenmesinde rol oynayan bu unsurlar sayesinde insan, bazen mantık yönü ağır basar ve hiç farkına varmadan kendini rasyonalizmin kucağında bulur. Hatta ihsan-i ilâhî olarak insana verilen sair vâridât kaynakları nazar-ı dikkate alınmazsa, o insan karşımıza müfrit bir rasyonalist olarak çıkar. Bazen de his ağırlık kazanır. Bu takdirde insan, aklı, mantığı, muhakemeyi feda edercesine hep hisleri ile yaşayan, vehimleri ile oturup-kalkan, “duyguyu” her şey kabul eden biri hâline gelir. Bana göre bunların her ikisi de potansiyel bir tehlikedir ve insanların mutlaka aşmaları gerekli olan bir çukurdur.
Bu tehlike, İslâm’ın bilginin kaynakları (esbab-ı ilim) olarak kabul ettiği, “haber-i mütevatir”, “akıl” ve “havass-ı selîme”nin doğru algılanması ve kullanılması ile aşılabilir. Daha farklı bir yaklaşım ile hâdiseleri, bu bilgi kaynaklarını mahrutî, müşterek –şimdilerde buna bütüncül diyorlar– biçiminde kullanarak mütalâa etmek ile aşılabilir. Yani böyle bir düşünceyle ulaşılmış hayat felsefesi, dünya görüşü, eğitim ve öğretim metotları aynı değerleri benimseyen arkadaş çevresi ve yine bu esaslara göre yazılmış kitaplarla insan bu vartadan kurtulabilir. Aksi takdirde dengesizlikler içinde bocalar durur, ifrat ya da tefritlere düşer ve hayatın da dünyanın da âhengini bozar.