Allah (celle celâluhu), hoşgörü konusunda yeniden var olma turnikesindeki bu topluluğu öne çıkardı ve ilâhî takdir onları, hoşgörüyü canlandırmaları için âdeta sahneye sürdü. Neticede de çok önemli bir hüsnükabul meydana geldi.
Her şeyden evvel bu, şunu gösteriyor: Kur’ân-ı Kerim bir âyette, “İnsanlar iman eder ve salih amel yaparsa (yani davranışları da sıhhatli olursa) Allah onlar için hüsnükabul, sevgi vaz’eder (onları başkalarına sevdirir ve kabul ettirir.)”1 buyrulmaktadır. Yani, netice itibarıyla, gök ehli ve yer ehli onları sever. Bir hadiste de ifade edildiği gibi, Allah sevdiği insanları gök ehline söyler ve onları sevmelerini ister. Onları gökteki melekler sevince, bu sefer gök ehliyle beraber yerdeki insanlar da sever.
İkinci husus, bu tohumda, çekirdek hâlinde temsil edilen hoşgörünün neşv ü nemâ bulmasıydı. Bu da, gönüllerde yaşanan bu duygunun mevsimi gelince tomurcuk gibi açılmasıydı. Bunun için, sebepler planında gazetelerin, televizyonun, dergilerin, vakıfların vs. bu sürece destek vermeleri gerekiyordu ve oldu. Bütün bunlar birer küçük vesile ve bahane olarak bizim sertliğimizi, yol-yöntem bilmezliğimizi kırdı ve içimizdeki sevgi nüvelerini inkişaf ettirdi ve hoşgörüyü dışarı çıkardı. Böylece, biz de bu ‘bahar’ mevsiminde herkese kucak açtık ki bu da, gökteki hüsnükabule yerin ses vermesiydi. Başka bir tabirle, yerdeki bu sesin gökteki hüsnükabulden gelmesiydi.
Dipnotlar
- 1 Meryem sûresi, 19/96.