Mecusiler iki ayrı kuvvete inanıyorlardı; hayır ve şer. Bunlar –hâşâ– Cenâb-ı Hak’la şeytanı birbiriyle kavga ettiriyorlar ve birbirlerinin işlerine müdahale etmediklerine inanıyorlardı.
İslâm bu düşüncenin tamamen karşısındadır. Ve bu tür zihniyetlere cihad ilân etmiştir. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki olmadığına inanıyoruz. Rab O’dur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Sultan birdir; güç ve kuvvet O’nun elindedir.
Sabah ve akşam onar defa okunması sünnet olan şu cümleler bize apaçık bu hakikati anlatmaktadır:
“Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir, şeriki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O her şeye kâdirdir.”24
Biz bu ifadede, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i sıfât ve tevhid-i ef’âl hakikatlerini görüyor ve öğreniyoruz. Her şeyi Bir’e irca etme çok mühim bir meseledir ve bu bizim iman anlayışımızın özünü teşkil etmektedir.
4. İsterseniz bu hususu Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği şu hadis-i şerifin aydınlık ikliminde takip edelim:
Allah Resûlü bir sahabinin defni münasebetiyle Bakî-i Garkad’da mahzun ve mükedder duruyordu. Elinde asâsı vardı. Oldukça mahzundu. Biz de etrafına hâlelenmiş yüzündeki gam çizgilerini anlamaya çalışıyorduk. Elindeki asâ ile yerde bazı şekiller çiziyordu. (Derin bir düşünceye dalmış insanın durumu tasvir ediliyor.) Bu arada mübarek dudaklarından şu sözler döküldü:
“İçinizde hiçbir fert yoktur ki Allah onun akıbetini Cennet veya Cehennem olarak tayin buyurmuş olmasın!”
Dipnotlar
- 24 Buhârî, ezân 155; Müslim, mesâcid 137-138.