İçtimaî Ruh
Aslında, bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık da tek tek fertlerden başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Ne vakit iman, insanın vicdanına hükmeder, onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan mesavi-i ahlaktan kurtararak genişletirse ve oraya “ben” yerine “biz”i, bencillik ve ferdiyetçiliğe bedel de kardeşlik duygusunu yerleştirirse, o insan, vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı manevînin bir ferdi, ruh-u içtimaînin bir mümessili haline gelir.
Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülâhazaları zaviyesinden de benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek bir milletin teşekkülü asla düşünülemez. Zira bir toplumu hakiki manâda büyüten ve yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir.. o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye bağlıdır.
Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha suresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn – Biz, yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz!” dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için herbirimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı manevînin va’di olarak kabul etmiştir.