Bununla beraber, “istif’al” bâbı aynı zamanda bir tahavvülü, bir değiştirmeyi ve bir dönüştürmeyi de akla getirmektedir. Yani, Firavun, kavmini öyle ezmiş, o derece sindirmişti ki, artık hiç kimsede kendi ayakları üzerinde doğrulma ve kendi olarak isbât-ı vücut etme gücü kalmamıştı. O toplumda insana saygıdan, vicdan hürriyetinden ve evrensel insanî değerlere hürmetten bahsedilemezdi. Firavun ve çevresindekiler belli alanlar belirlemişlerdi; o alanlara göre de özel hukuk vaz’ etmişlerdi. Onların koydukları kurallara –o kurallar mantık ve muhakemenin meyveleri olmasa da– herkes uymak zorundaydı. Mü’minlerin, “Allah neylerse güzel eyler.” demelerine bedel, o toplum fertleri de âdeta “Firavun ne yaparsa güzel yapar, ne emrederse doğruyu emreder.” diyor ve Firavun’un emirlerine harfiyyen uyuyorlardı. Evet, Firavun hem onları hafife alıyor ve küçük görüyordu hem de bu küçüklük duygusunu çeşitli zorbalıklarıyla onların ruhlarına da içiriyordu. Bundan dolayıdır ki, âyet فَأَطَاعُوهُ ifadesiyle devam etmektedir. Buradaki فَ harfi, “fa-i sebebiye”dir; yani onların, küçük görülmeleri, hafife alınmaları ve küçüklüğe alışıp kölelik ruh hâletine bürünmeleri sebebiyle Firavun’a inkıyad ettiklerini belirtmektedir.
Soylular ve Köleler