Evet, her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız Müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i sâlihînin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız. Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kâfirlere karşı zelil davranıyoruz. Özellikle azıcık okumasını-yazmasını ve konuşmasını bilen insanlar, başkalarına tepeden bakmaya başlıyor. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi âlemi hor ve hakir görüyorlar. Kendisini Gazzâlî’ye, Şah-ı Geylanî’ye eşit görmeye başlıyor. Büyük insan görmemişliğin getirdiği boşluk bu. İnanıyorum onlardan birkaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık utancımızdan yerin dibine girerdik.
Diğer taraftan kâfir/kâfirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var; ümidim o ki, bu terslik bazı terbiye yuvalarının eski dönemde bizlere verdiği terbiyeyi elde etmemiz ölçüsünde dengelenecektir.
Üstad’ın “Hakikat Çekirdekleri”nde verdiği bir ölçü var. Buna göre hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler, boyu kısa olanlar da görünmek için tetâvül ederler.36 Büyük olmanın Allah indinde gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. İnsanın şeklî dahi olsa en büyük anı secdedeki anıdır. Dolayısıyla Allah’a en yakın olduğu an da o andır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَهُوَ سَاجِدٌ buyuruyor Allah Resûlü; öyleyse: فَأَكْثِرُوا فِيهَا الدُّعَاءَ“Secdede çok dua edin.”37 Ama boşsa bir insan, aşağılık duygusuyla, belli komplekslerle hareket ediyorsa, kimin ne dediğini bilmiyor, sadece nasara-yensuru demesini öğrenmişse o boşluğunu başkalarına çalım çakarak kapatmaya çalışır.
Dipnotlar
- 36 Bediüzzaman, Mektubat s.536 (Hakikat Çekirdekleri); Sözler s.791 (Çekirdekler Çiçekleri); Münâzarat s.64
- 37 Bkz.: Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35, tatbîk 78.