İçeriğe geç

Evet, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşama bir mânâ taşır. Yoksa abes yer işgal eder ve bu dünyada boşu boşuna gölge yaparsınız. İnsanlığa bir faydamız yoksa bu dünyada ne diye duracağız ki? Bizim bu dünyadaki tavrımız askerin askerlik müddetince kışlada durması gibi olmalı; olmalı ve yaşadığı sürece de vazifesini eksiksiz yerine getirmeli. Vicdanına sık sık bakmalı, kendini sorgulamalı ve sormalı kendine: “Ben ne için duruyorum burada? Acaba beni bu dünyada tutan çoluk çocuk mu, mal mülk mü, makam mansıp mı? Yoksa Rabbim adına ruhumun heykelini dikmek mi?!”

Tevhid-Şirk Dengesi

Bazen elimde olmadan öyle şeyler kafama takılıyor ki kendi kendime “Beyhude havanda su dövüyoruz” diyorum. Ben imana ve Kur’ân’a hizmet etmeyi hayatlarının gayesi bilenlere karşı ümidimi hep korudum. En yakın daireden en uzak dairede bulunan büyük küçük her ferdin bu örfâneye karınca kararınca iştirak edeceği kanaatimi muhafaza edegeldim. Girdikleri bu reh-i sevdadan ölünceye kadar vazgeçmeyeceklerini, peygamberlerle temsil edilen, ilâhî kitaplarla belirtilen esaslardan taviz vermeyeceklerini düşündüm. Fakat bazen oluyor ki etrafta İslâm’ın şeklinde, kalıbında takılıp kalmış, bir türlü onun ruhuna, özüne inemeyenlerin çokluğunu gördükçe ümidim tükenir gibi oluyor. Bu mevzuda yapılan tahşidatın hiçbir fayda sağlamadığını müşâhede edince kahroluyor ve “Acaba Cenâb-ı Hak dinine hizmet etmeyi bizlere müyesser kılmayacak mı?” diye kendi kendime soruyorum. O’nun dinine hizmet etmeyi istemek belki hakkımız değil, ama O’na hizmet etmek için liyakat kazanmak ve onu korumak vazifemiz. Evet, çok küçük, cüz’î bir hâdise çok dokunuyor bana, onu bir tefessüh etme başlangıcı gibi görüyorum.

94