İçeriğe geç

“Her şey O’nun elinde. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler.” dedim yukarıda. Bu doğru, ama bu demek değildir ki sebeplere hiç riayet etmeyelim, atasözünde ifade edildiği gibi; “Saldım çayıra, Mevlâm kayıra!” felsefesi ile hareket edelim. Elbette hayır. Çünkü insanlar akıllarının erdiği, güçlerinin yettiği kadarıyla sebeplere riayet etmekle mükelleftirler. Bir başka ifade ile; ne kadarına akılları eriyor ve ne kadarına güçleri yetiyorsa o kadarını kullanmakla mükelleftirler. Aklının erdiği, gücünün yettiği sahada sebepleri kullanmamışsa insan sorumlu olur.

Ama burada ben bir açmazla karşı karşıyayım. Acaba insanlar problemlerin çözümü için hakikaten güçlerinin yettiği, akıllarının erdiği bütün sebepleri kullandılar mı? Eğer kullanmadılarsa iki vebali var bunun: Bir, Allah’ın sebepleri vaz’ediş hikmetine aykırı hareket ediyorlar. İki, akidemiz açısından sebeplere riayet etmeme cebriliktir ki bunun dalalet olduğunda şüphe yok. Bundan dolayı “Şunu da yapabilirdik, bunu da yapabilirdik…” dendiğinde sebeplere tam anlamıyla riayet etmediğimiz kanaati hâsıl oluyor bende. Şahsî, küçük meselelerimize kafalarımızı zorladığımız, onlara çareler aradığımız kadar, bu meselelere çare bulmak için beyin sancısı yaşamadığımız ortaya çıkıyor. Hâlbuki burada hiçbir şeyi fevt etmemek, arkada “keşke” diyecek bir boşluk bırakmamak lazım.

Hâsılı, şu soruyu sormalı herkes kendine: “Nerede ve nasıl bir problem olursa olsun, onu çözüme kavuşturmak için âdeta burnumdan kan gelircesine bütün gayretimi ortaya koydum mu?” Bu içtihat mahallinde vazifemi yaptım mı? Malûm “içtihad” insanın takatini sonuna kadar kullanması demektir. “İçtihad” kelimesi “cühd” kökünden gelir. Anlamı itibarıyla “cühd” ise “cehd” gibi sadece maddî gücü kullanmayı değil; malik olduğu his, duygu, düşünce gibi insanın mânevî cephesinde bulunan her şeyi içine alır.

101