İçeriğe geç

Bu fasılda zikredilebilecek üçüncü husus “dua”dır. Bir Müslüman’ın en güçlü, en vurucu özelliği Allah’a olan teveccühü, tazarruu ve niyazıdır. Rabb’i karşısında kusurlarını idrak etmesi, nefsini sorgulaması ve kendini istiğfara salmasıdır. Kur’ân; وَمَۤا أَصَابَكُمْ مِنْمُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ buyuruyor. Yani; “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin birçoğunu affeder.”9 Demek başımıza musibet televvünlü ne gelirse gelsin bu bizim kendi elimizle yaptığımız şeylerden dolayıdır. Burada en önemli nokta, insanın kendini problemlerin kaynağı görmesidir. Çünkü bir insan; “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı.” demiyor, hâdiselere bu perspektiften bakmıyor, bakamıyorsa Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Onun için bir yerde falso olduğunda oradakiler bu falsoyu kendi günahlarına bağlayacak kadar basiretli davranmalılar; davranmalılar ve hemen ellerindeki en önemli koza yani duaya, tazarruya, niyaza koşmalılar.

Evet, yapılan işlerin ahenkli gidebilmesi, meyelân-ı hayrın (hayırlara meyil) sürekli güçlendirilmesi için her işin başında, ortasında, sonunda Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak şarttır. Belki bu çerçevede hayatının yarısı münacatla geçmelidir. Mevcut çıkmazlar, açmazlar, problemler karşısında “Benim yüzümden oldu.” deyip sabahlara kadar başını secdeye koyup tevbe ve istiğfar etmek icap eder. Bir gün yetmezse ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha…

Bütün bunlar hiç yapılmıyor mu? Yapılmıyor dersem suizan etmiş olurum. Ama yapılıyor demeye de cesaret edemiyorum; edemiyorum çünkü inandırıcı bir tablo göremiyorum. Genel tavırlar yapılıyor hissini uyarmıyor üzerimde. Aslında bunu daha geniş açıdan ele aldığımda âlem-i İslâm için de aynı şeyi düşünüyorum ben.

102