İçeriğe geç

Izdırar hâline gelince, o durumda insan, havlin de kuvvetin de sadece ve sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğunun şuuru içerisinde ve vicdanının bütün rükünleriyle bu hakikati duyup hissederek O’na el açıp dua etmelidir. Izdırar hâlinde yapılan işte bu dualar hiçbir zaman geri çevrilmemiştir. Bildiğiniz üzere Hazreti Eyyub ve Hazreti Yunus da (aleyhimesselâm) bütün bütün çaresiz kaldıkları bir esnada el açıp Allah’a dua dua yalvarmış, Cenâb-ı Hak da ekstra lütuf ve ihsanlarla, onları, içine düştükleri o sıkıntılardan kurtarmıştır.8 Daha niceleri için Cenâb-ı Hakk’ın bu türden inayet ve yardımları olmuştur. Belki de, Salât-ı Münciye ve Salât-ı Tefriciye gibi dualar, böyle zor durumda kalan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın birer ilhamıdır. O günden bugüne biz de sıkıştığımız, başımız ağrıdığı zamanlarda hemen oturur ve belli bir âdette o duaları okumaya dururuz.

Musibetlere Sabır ve Kurbet

Belâ ve musibetlerin kurbete vesile olması için dikkat edilmesi gereken ayrı bir husus da başa gelen hâdiselere sabredilip kaderin tenkit edilmemesidir. Meselâ, insan “Ne yaptım ki bütün bunlar hep benim başıma geliyor?”, “Niye benim dualarım hiç kabul olmuyor?”, “Cenâb-ı Hak niçin bana nazar etmiyor?” gibi dalâlet ve küfür mülâhazasına kapı aralayacak sözler sarf ettiğinde; sarf edip kadere taş attığında, başa gelen musibetler, kurbete vesile olması bir yana, insanı şirazeden çıkarır ve onu Cenâb-ı Hak’tan uzaklaştırır. Hâlbuki hakikî mü’min, en çetin ve sıkışık anlarında dahi, Hazreti Yakub aleyhisselâm gibi: “Allahım tasamı, kederimi, dağınıklığımı, derbederliğimi, perişaniyetimi, bütün bütün kolsuzkanatsız kalışımı, Sana arz ediyorum.”9 diyerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmelidir. İşte o zaman;

Naçar kaldığın yerde,
264