Mevzuumuz itibarıyla asıl üzerinde durulması gereken husus ise, insanın bildiğiyle iktifa etmemesidir. Çünkü mevcutla iktifa etme dûnhimmetliktir. İlk mektepte duyduğu bilgilerle yetinen, bu mevzuda derinleşme azmi olmayan, derinliklerde yer alan zenginliklerin peşine düşmeyen bir insan, himmetine zincir ve pranga vurmuş demektir. O, hep olduğu yerde kalakalır. Olduğu yerde kalan insan da kurumaya, dökülmeye ve karbonlaşmaya müstahaktır. Böyle bir insan –hafizanallah– er geç devrilip gidebilir. Bugün olmazsa yarın, can hulkuma gelip, el el ile, ayak ayak ile elveda, el-firak ettiği zaman –Rabbim muhafaza buyursun– şeytanın bir çelmesiyle yıkılıp gidebilir.
Böyle ebedî bir helaketten kurtulmanın yolu ise, yukarıda da ifadeye çalıştığımız gibi, sürekli bilgisini derinleştirme peşinde olmak, onu tabiatına mâl olmuş bir muhassala hâline getirip irfan ve mârifete ulaşmaktan geçer. Çünkü bildiklerini benliğine mâl etmiş bir insana, şeytan, elli türlü oyunuyla gelse, felsefecilerin yaptıkları gibi diyalektiklerle onun kafasını karıştırmaya çalışsa, yine de o insan, irfan ve mârifet ufku sayesinde, fesat adına çırpınıp duran o şeytana bıyık altından güler ve –kusura bakmazsanız avam lisanıyla ifade edeceğim– “Sen onu benim külahıma anlat!” der, yoluna devam eder. Evet, böyle bir konumu ihraz etmiş bir insana ârız olan vesvese ve şüpheler, Allah’ın izni ve inayetiyle ya alttan vurur geçer, ya üstten vurur geçer ama asla onun mahzen-i imanına girip oraya dokunamaz.
Medyundur O Ma’sum’a Bütün Bir Beşeriyet