Konunun ayrı bir yanı da şudur: Avlama daha ziyade insanların çok bulunmadığı, ayakaltı olmayan, ıssız, tenha yerlerde olur. İnsanların sık sık uğradığı yerlere ise avlar kolay kolay gelmezler. Bu açıdan insan, kalbî ve ruhî hayatın enginliklerine açılmak; açılıp o enginliklere akıp gelen tecellîleri avlamak istediği zaman tenha koyları kollamalıdır. Elbette bu, başkalarının bulunduğu mekânlarda tecellî avlanamaz demek değildir. Hatta denilebilir ki, cemaat hâlinde yapılan ibadetlerin insana kazandırdığı öyle vâridât ve mevhibeler vardır ki, insanın tek başına onları elde edebilmesi mümkün değildir. Meselâ, bazen öyle olur ki, cemaat içindeki bir ferdin heyecan ve canlılığı bütün bir cemaate heyecan ve canlılık kazandırır. Evet, hüşyar bir gönlün içten içe kaynayan o coşkun hâli, topluluktaki durgun hissiyat ve heyecanı tetikleyip harekete geçirir. Kalbinin sesiyle namaz kıldıran bir imamın veya kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlayıp namaza durmuş cemaatten herhangi bir ferdin kendini hıçkırıklara salmasıyla beraber birdenbire her şey değişip umumî atmosfer büsbütün lâhûtî bir hüviyet kazanabilir. Dikkat ederseniz hac esnasında, bahsedilen bu hususun pek çok misaline şahit olabilirsiniz. Meselâ, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelüttehâyâ) huzurunda, Muvâcehe karşısında yaşananlar söylediğimiz bu hususa çarpıcı bir misal teşkil eder. Çünkü insan orada kendini Rabbine daha yakın hisseder. Orada yumuşayan kalbler bütün bütün rikkat kazanır, gözyaşları da çağlayanlar hâline gelir. Kim bilir daha ne hislere ne heyecanlara şahit olur o Muvâcehe! İşte kalblerin yumuşadığı ve tecellîlere açık hâle geldiği böyle bir mekânın ve o mekânda yaşanan apayrı zaman dilimlerinin mutlaka değerlendirilmesi ve akıp duran o tecellîlerin avlanması gerekir. Ne var ki insanların, topluluk içinde gerçekleştirdikleri amellerde riya, süm’a gibi hastalıklar kendini hissettirebilir; hissettirip ilâhî feyiz ve tecellîlerin yakalanmasına mâni teşkil edebilir. Evet, sizin açığa çıkan hislerinize, yükselen sesinize hatta bazen gözyaşlarınıza bile bu öldürücü virüsler sirayet edebilir. Nitekim İmam Gazzâlî Hazretleri, “Ağlayan da kaybetti, ağlamayan da!” demek suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çeker. Evet, ağlamayan kaybeder. Çünkü, Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşarmayan gözden Allah’a sığınmıştır.1 Öte yandan, gözyaşlarıyla kendini ifade etme gibi riyakârca bir mülâhazaya giren de ayrı bir hüsran ve kayıp yaşıyor demektir.
Dipnotlar
- 1 İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.