yakarışlara dönüşüyle billurlaşan zaman ve yeni nazil olmuş gibi her sûresi, her maktaı, her âyeti ve her cümlesinde hemen herkese yepyeni bir hayat vaadiyle âvâz âvâz çağıldayan Kur’ân, bizlere, iman ve ümitle yemyeşil tepeler, Cennette cuma yamaçları gibi rü’yete açık zirveler ve susamış gönüllerimize hayat suyu gibi iksirler içirerek, ruhlarımıza mü’min olmanın tasavvurlar üstü avantajlarını sunarlar.. sunar ve Rabb’e yönelik sinelerde ne telâffuzları çatlatan mânâ ve muhtevalar, ne ifadelere sığmayan tecellilerle tüllenirler.
Öyle ki ruhlardaki bu enginlik ve zenginlik, görüp hissettiğimiz her şeye rengini çalarak bizi bütünüyle verâîleştirir.. ve kendimizi, uhrevîlerin teşkil ettiği bir halka-i zikirde mehâbet yudumluyor ya da Cennetlerin ferahfezâ ikliminde, hûri ve gılmandan müteşekkil bir korodan neşîdeler dinliyor gibi buluruz.
Hele bazılarımız itibarıyla ve bazı zamanlarda, ruhlarımızı saran bu zengin uhrevîlik, bizi, içinde bulunduğumuz dar zaman buudları dışına çekerek, içimizde hep hasretini duyduğumuz Cennetin kapısının önüne kadar sürükler.. sürükler de âdeta kendimizi, fevkalâde mahrem, asla duyulup görülmemiş ve kelimelerle ifade edilmeyen bir sihirli âlemin sahilinde sanırız. Böyle bir ruh hâleti içinde biz bir şey düşünüp konuşmasak da öteler kendi sesinden bize güftesiz besteler sunar ve: “Ben kulağınızda bir ihtizaz, gözlerinizde bir ışık, sinelerinizde de bir haz olarak hep içinizdeyim.. içinizde ve duygularınıza açık limanlarda, rıhtımlarda, rampalardayım. İsteseniz beni avuçlarınızın içine alıp sahiplenebilirsiniz...” derler. Ötelere, ötelerin de ötesine uzanan bu köpük köpük duygular içinde gönüllerimize yağdığına inandığımız uhrevî ışıkların; her zaman his ve yakarışlarla tüten umumî havanın; mor, pembe, beyaz, sarı sokaklarda ve mahyalardaki kandillerin; günde birkaç defa ruhlarımızda sonsuzu rasat etmeye