aleyhisselâmın iniltilerine denk âh u efgâna vesile olmuştur. Hatta şu anda, bu duygu ve bu düşüncenin iticiliği ve tarihî tecrübelerin kılavuzluğuyla mesafelerin büzülmeye başladığını ve varılacak noktaya birkaç adım kaldığını hisseder gibiyiz.
Mirasçının dördüncü vasfı; onun, kâinat, insan ve hayat mülâhazalarını bir kere daha gözden geçirip yanlış ve doğrularını kritik etmesidir. Bu hususta şunları zikredebiliriz:
1. Kâinat, sık sık müracaat edilmek üzere Allah tarafından gözler önüne serilmiş bir kitap; insan, varlığın derinliklerini rasat etmeye açık bir menşûr ve bütün dünyaların şeffaf bir fihristi; hayat da bu kitap ve bu fihristten süzülen, süzülüp ilâhî beyanla yankılanan mânâların temessülüdür. Eğer kâinat, insan ve hayat televvünleri itibarıyla farklı, fakat aynı hakikatin değişik yüzleri ise –ki öyledir– bunları birbirinden ayırmak, hakikatin ahengini bozacağından varlığa da insana da haksızlık ve saygısızlık demektir.
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatından gelen beyanını okuyup, anlayıp, itaat ve inkıyatta bulunmak bir vecibe olduğu gibi ilmiyle planlayıp, kudret ve meşîetiyle de var edip ortaya koyduğu topyekün eşya ve hâdiselerde tanınıp anlaşılması, anlaşılıp mutabakat yollarının tespit edilmesi vazgeçilmesi imkânsız bir esastır. Evet, O’nun kelâm sıfatından gelen Furkân-ı Azîmüşşân, bütün varlığın ruhu, dünya ve ukbâ saadetinin biricik kaynağı; kâinat kitabı da bu gerçeğin cesedi, temsili ve hâvi bulunduğu değişik ilim dalları itibarıyla, dünya hayatının doğrudan doğruya, ukbâ hayatının da dolayısıyla çok önemli bir dinamiğidir. Bu itibarla, her iki kitabın da iyi anlaşılıp pratiğe dönüştürülmesinin sonra da bütün bir hayatın onların üzerinde örgülenmesinin mükâfatı; onları ihmal etmenin, görmemezlikten gelmenin, hatta uygun şekilde yorumlayamamanın ve hayata geçirememenin de cezası söz konusudur.