Eşya ve hâdiselere iman gözüyle bakanlar için ise durum çok başkadır: Onlar, kendilerini buraya Gönderen’i bilir, O’na yakın durmaya çalışır; gidecekleri yeri mâmur kılma mülâhazasıyla oturur-kalkar ve yol boyu hep huzur soluklanırlar. Bu ölçüde her şeyi O’na bağlayınca, kâinat da içindekiler de birdenbire renk, şekil, mahiyet, şive değiştirir; tat olur, lezzet olur ve ışık olur gönüllere akarlar. İşte bu zaviyeden dünya, hedefinde ebediyet, insanları sonsuz mutluluğa götüren bir gemiye, bir tayyareye; içinde milyonlarca, milyarlarca kitap bulunan zengin bir kütüphaneye; başları döndüren, temâşâsına doyamayacağımız bir meşhere dönüşür ve büyüler herkesi.. talâkatli bir lisan kesilir, çağırır O’na hepimizi.. renkten, ışıktan oyunlarla duyurur gönüllerimize O’nun nurunu, ziyasını.
Aslında iman nuruyla bakabilenler için şu iç içe güzellikler Hakk’ın zâtına birer burhan; insan ise o burhanları gören, duyan, okuyan, seslendiren bir tercümandır. Bütün eşya, onu akıl, şuur, his ve gönlüyle yerli yerinde değerlendiren tali’lileri fizik ötesi âlemlerin derinliklerine uyarır; zamanla onların ruhlarına melekûtî sırlar akmaya başlar, zihinleri âdeta bu sırların havzı hâline gelir, kalbleri de tecellî avlama rasathanelerine dönüşür. Böylece Yaratan’ı bilmezlikten kaynaklanan zulmetler bir bir yırtılır veya büzüşür; nurlar gelir her yana otağlar kurar.. geniş bir “halka-i zikir” hâlini alır kâinat ve bütün eşya.. şiirler, mûsıkîler dinleriz harfsiz, kelimesiz canlı-cansız her nesnenin dilinden ve Yaratan’a imalar alırız her şeyin tavrından, duruşundan.
Öyle ki ne zaman varlığı, kapsayan bir nazarla temâşâya alsak fizikî âlemler delinip de içinden ruhumuza eşyanın perde arkası sırları akıyor gibi olur ve dikkatlerimizi hep ötelere, ötelerin de ötesine çeker; gönüllerimize murâkabe hissi aşılar; aşılar da bulunduğumuz yerde hayret ve hayranlık yaşayan