Gecelerin öyle füsunkâr bir güzelliği vardır ki içlerinde cereyan eden hemen her şey alışılmış ve bellenmiş olmasına rağmen, onlar bu sihirleriyle ötelere gündüzlerden daha açıktırlar ve tıpkı bir “şeb-i arûs” koridoru olmaları itibarıyla da âdeta birer tahayyül, istiğrak ve muâşaka atmosferi gibidirler. Onların o sırlı ve sihirli iklimlerinde her zaman Cânân ilinden gelen esintilerin inceliği ve bu inceliği duyan ruhların vecd ü heyecanı hissedilir; hissedilir de gönül, bütün leylîlere o kendine has temâşâ ufkundan, İbrahim Hakkı gibi:
“ Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde.
Bak hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini ol âna mihman gecelerde.”diyerek seslenir ve onları sonsuzu rasat etmeye çağırır.
Bu çağrıyla kimileri hemen toparlanır, ta göklere kadar bütün âfâkı rasat etmeye durur; mehtaptan işaretler alır; yıldızların büyülü edalarıyla kendinden geçer;
“ Dinle de yıldızların şu hutbe-i şîrînini,
Nâme-i nûrunu hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş Hak lisanıyla derler:
“ Bir Kadîr-i Zülcelâl’in haşmet-i sultânına,
Birer bürhân-ı nur-efşânız vücûd-u Sâni’a;
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz!
...
Böyle yüz bin dil ile yüz bin bürhân gösteririz;
İşittiririz insan olan insana..
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü;
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!”
(Bediüzzaman)der ve bütün bir gece boyu hayret, hayranlık arası gelip gitmeye başlar..