İçeriğe geç

daha farklı yeni bir duruşa geçer; yeni bir duyuş, yeni bir sezişle öteleri daha anlamlı bir temâşâya koyulur. Öyle ki bu seslerin ulaştığı hemen her yer âdeta ruhanîlerin metâfı hâline gelir. Herhalde sema sakinleri de yerdekilere gıpta etmeye dururlar.

Minarelerden yükselen o lâhûtî âvaz, bazen bize bir sûr sesi gibi gelir, uyarır hepimizi içinde bulunduğumuz dünyevîlikten; akseder dil ve dudaklarımıza o büyülü kelimeler; mırıldanırız aynı şeyleri hep beraber ve sihirli bir koro oluşur bulunduğumuz kuşakta. Şehbal açar peygamber unvanı Hakk’ı yâd etmenin yanında. Dalgalanan bir bayrağa dönüşür gökyüzünde bu altın sesler; onların gölgesinde ötelere açılma hissi belirir sinelerimizde; belirir de ne zaman mâbede yürüsek, kanatlarını germiş, semanın derinliklerine doğru açılan kuşlar gibi sanırız kendimizi.

Minarelerin sesini bazen yitirdiğimiz Cennet’e bir çağrı gibi duyar ve koşarız binlerce yıllık yitiğimizi bulmaya, o öldüren hasretten kurtulmaya doğru: Minareler “Allah büyüktür” der, biz de Firdevs’e gidiyor gibi mâbede yürürüz. Onlar gürler “kelime-i şehadet”le, biz de “İşte hedef bu” der köpürürüz gönülden. Onlar haykırır o Sonsuz Nur’u, ışık yağar öteden gözlerimize, gönüllerimize. Ardından “Yürüyün Hakk’ın rahmet ufkuna, meleklerin istiğfar sağanağına!” diye inler minareler; coşarız pürheyecan bir kere daha ve günahlardan arınmaya yürürüz. Ürpeririz “Haydin kurtuluşa!” sesleriyle, duyarız duyulmadık neş’e ve inşirahı, koşarız namazgâha çocuklar gibi sevinçle...

Minareler hep aynı şeyleri söyleseler de değişik kesimlerce birbirinden çok farklı algılanır bu sesler: Çocuklar, bir ninni gibi dinler; hasta ve alîller, Hakk’a teveccüh daveti şeklinde yorumlar; yaşlılar, rahmetle tüllenen bir âleme hazırlanma

456