İçeriğe geç

ilimleri, ellerinden geliyorsa ruhlarında hallaç ederek kalblerinin sesi soluğu hâline getirir ve insanları Allah’a götüren birer vasıtaya dönüştürebilirler.

Bizim düşünce dünyamızdaki bu esnekliğe karşılık, acıdır; Avrupa’nın ilim felsefesi, ilim metodolojisi, bazı özel durumlardan ötürü, topyekün Batı’da sürekli bir ilim ve din mücadelesine, bir kalb ve kafa ayrışmasına sebebiyet vermiştir ki bu olumsuzluk hemen bütün Batı sistemlerinde asırlarca devam edegelen bunalımların ana sebebini teşkil etmektedir. Dahası, önceleri sadece din görünümlü bir kısım organizasyonların dogmalarına karşı oluşan bu ilmî ve felsefî cephe, zamanla bütün dinî telakkileri hedef alan bir tavra dönüşmüştür, dönüşmüş ve ateizmin hamisi hâline gelmiştir. Bütün dinlere karşı bu hasmane tavırdan, maalesef, tamamen masum olan İslâm düşüncesi de nasibini almış; o da bu saldırının gerçek muhataplarının yanında maznun sandalyesine oturtularak mazlumiyetlerin, mağduriyetlerin en şenî’i ve en insafsızcasına maruz bırakılmıştır.

Önceleri, sırf hür düşünce ve ilim adına, din görünümündeki o organizasyonların dogmalarına karşı sürdürülen bu hareket, zamanla, Allah-din-diyanet düşmanlığına inkılap ederek, dünyanın hemen her yerinde dindarlara karşı bir susturma, bir sindirme ve baskı altına alma, hatta tamamen yok etme gayretine dönüşmüştür. İslâm dünyasının kendi dinamikleri açısından, hiçbir zaman ilimle, hür düşünce ile çatışma gibi bir problemi olmasa da bir kısım din düşmanları bu farklılığı görmezlikten gelerek, onu da Hristiyanlığa kıyas etmek suretiyle aynı hayâsızca saldırılara maruz bırakmışlardır...

Oysaki İslâm, daha ilk günden itibaren topyekün insanlığa yepyeni ve eşsiz bir hayat nizamı sunuyordu. Bu nizam, geçmişte bir benzeri olmadığı gibi gelecekte de benzersizliğin

367