Aslında mü’min, bütün benliğiyle Allah’a yönelince, O’ndan gayrı her şey gözünden silinir gider. Bütün yalancı güçler, kudretler havası alınmış balonlar gibi söner. Zaman zaman sahte ziyalarıyla gözlerimizi kamaştıran bütün fâni ışıklar, gelip gönüllerimize vuran O’nun nuru karşısında birer birer kararır ve her tarafta: “Bugün mülk ve milk, O mutlak ve galip olan Allah’ındır.” sözü duyulmaya başlar ki; böyle bir noktaya ulaşmış gönül, bütün sahte güçlerin, kuvvetlerin, rahmetlerin, inayetlerin aldatıcı vaadlerinden kurtulur, sadece ve sadece O’na teveccüh eder ve imdadı da O’ndan bekler.. zorda kaldığında veya musibetlerle sarsıldığında O’na güvenir, O’na dayanır.. her çeşit tehdit karşısında, bütün varlığı kuşatan O’nun inayet, rahmet ve nusretinin serasına sığınır.. zayıf düştüğünde, O’nun o aşkın kuvvetinin vesayetine girer.. ezkazâ günahlarla kirlenince, hemen O’nun mağfiret kurnaları altında arınmaya koşar.. zaman zaman ufkunu saran sis ve dumanı O’na iman, itimat ve teslimiyetle darmadağın eder. Dolayısıyla da hiçbir hâdise karşısında dize gelmeden yürür istikbale.. ferdî, ailevî, içtimaî her bir problemini vicdanında O’nunla irtibata geçerek çözer ve hiçbir zaman ruhunda aşılmayacak bir vahşet, bir yalnızlıkla karşılaşmaz.. yer yer halk içinde muvakkat bir kısım gurbetlere maruz kalsa da iman ve teslimiyeti sayesinde her zaman kendini “üns esintileri” içinde hisseder; başına gelenleri kaderden atılan ikaz taşları şeklinde değerlendirir.. ve böyle bir alışverişi de hep rıza ve sabırla karşılar.
Allah’a imanı ve imanda mârifeti ona, her şeyle muârefe ufkunu açar.. ve bu sayede o, canlı cansız bütün varlığı âdeta kardeşleri gibi görür.. onlarla münasebete geçer.. eşyaya müdahale eder ve vicdanında kendine bahşedilmiş bulunan hilafet pâyesini bütün enginliğiyle duyar.. her şeyin kendisi için yaratılmış olduğunu idrak ederek minnetle iki büklüm olur..