arûs yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah’a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da Kâbe’de, kâbe-i kalblerine yönelerek, Hak’tan yine Hakk’a, urûc ve nüzûllerini noktalayarak “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh” tedâîlerinin ilhamlarıyla tali’lerine tebessümler yağdıracaklar.
Postunu fedakârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla, şiirini ta Müzdelife’nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat’ı selâmlar.. selâmlar ve yirmi dört saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat’a emanet eder.
Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibarıyla tamamen, şimdiki durumu itibarıyla da kısmen, hemen herkesin, evsiz barksız, yurtsuz yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hisseder neler..! Bizler Mina’yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki oraya daha adım atar atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, –Allah Resûlü’ne ilk kucak açılan yer olması itibarıyla de üzerinde durulabilir– bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.
Biz Mina’da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, “Arafat” bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere