Rabbinin Zâtı bâki kalır.”46 fehvâsınca, gönül ufkunu sadece ve sadece kemiyetler ve keyfiyetler üstü O kaplar; O kaplar da bu seviyeye ulaşmış bir gönül, bedenin küçük bir mazrufu iken genişler ve bir baştan bir başa bütün zarfını kuşatır; hatta istidadı ölçüsünde, topyekün kâinatları içine alabilecek bir istiaba ulaşır; ulaşır ve her şeyde O’nu duyar, O’nu hisseder.. beden ve cismaniyetinin yer yer araya girmesiyle maruz kaldığı Ay tutulması türünden hüsufları bir ölüm ürperticiliğiyle karşılar ve müşâhedesini devam ettirmek için durmadan farklı lütuf rampaları arar.
Âşık, bazen his dünyasında aşk ve vuslatın birleşik noktasını öyle derinden duyar ki fizikî âleme ait her şey gözünden silinir gider ve bir uçtan bir uca bütün varlığı O’na uzanan yollarda par par yanan ve ufuk ötesine işaret edip göz kırpan çerağlar gibi duyar. Bazen de iştiyakının vuslat ümidine aşkınlığı karşısında, içine kor düşmüşçesine ocaklar gibi yanar, yanar ama “Yansam da ocaklar gibi gam eylemem izhar.” (M. Lütfi) –Elverir ki düşmesin sineme nâr-ı ağyâr.– diyerek, ümit ve şevk karışımı bir ruh hâletiyle, hep iz sürmeye devam eder.
Aslında aşk, ne ise odur; o, ne tam bir nâr, ne de nurdur. Nâr da nur da onun mızrabının dokunduğu tellerden yükselen birer nağme, birer çığlık, birer sevinç, birer hafakandır. Aşk, öyle paha biçilmez bir incidir ki onun gerçek değerini bilenler de ancak yine onun pazarında elli defa cevahir peylemiş sarraflar olabilir; “Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez.” (M. Lütfi) Evet, aşkı, tatmayan bilemez.. bilenlerin çoğu da söylemez veya söyleyemez.. söyleseler de onu âşık olmayanlar anlayamaz.
Kaderin âşığa belirlediği çerçevede, âşıkta sadece sevgiliye duyulan aşk u iştiyakın helecanları vardır. O atlasta her
Dipnotlar
- Rahmân sûresi, 55/26-27.