İçeriğe geç

ağlar. Hem de dünyaya gelir gelmez... İyi güne ereceğine, saadet göreceğine yahut başına geleceklere, ihmal edilişine belki de atalarının günahına ve çevresinin körlüğüne...

Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatının sonuna kadar, o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün, anayı da unutur, atayı da...

Bir düşünün, gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur hâlimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese, buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı! Ya o, öyle mi? Yaz demez, kış demez; bahar demez, güz demez daima ağlar...

Nebisinin diliyle Hak; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar ağlayan gözü. Zaten “Ağlamayan gözden Sana sığınırım.” dememiş miydi..? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi...

Ermişin nazarında gözyaşları, Cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar, “tamu”yu söndürecek bir iksir sayılır Rahmeti Sonsuz’un katında...

Hakk’ın sâfi nebisi Âdem (aleyhisselâm), saadet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi?..

Dertli Nebi, Tufan Peygamberi (aleyhisselâm) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevla’nın Halîl’i “Hasbî, Hasbî” diyerek gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selâm” etmedi mi?

O incelerden ince, Hak esrarının merkezîleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hâli hep ağlamak değil miydi?

Masum resûl Davud’un (aleyhisselâm) ağlamalı feryadı değil miydi ki insan derûnunda lâhutî ahenk ve sızlanışın adı

404