Aksine, vicdan mekanizmasına mâl edilememiş, gönül diliyle seslendirilememiş ve hâl şivesiyle renklendirilememiş bütün söz ve beyanlar ne kadar yaldızlı olsalar da yine de ruhlar üzerinde mütemâdî tesir icra edemezler. İnsanın iç dünyası her zaman mamur, mâbedler gibi pırıl pırıl, arş-ı rahmete açık ve hep O’nunla münasebet heyecanı içinde bulunmalıdır ki onun dillendirdiği mânâ ve mazmunların çevredeki akisleri de derin ve mütemâdî olsun; gönül gözleri kapalı, ruhu bedenî ve cismanî ihtirasların baskısı altında bulunan birinin başkasına edip eyleyeceği fazla bir şey de yoktur. Hayatlarının her faslında O’nu görüyor gibi davranan, O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla oturup kalkan, Kur’ân ifadesiyle, nerede bulunursa bulunsun, O’nun hâzır ve nâzır olduğunu soluklayan ve görüldüğünde Allah’ı hatırlatan dırahşan çehrelerdir ki her zaman inandıkları kadar inandırıcı olmuş; hakikatleri ve “Hakikatü’l-Hakaik”ı hissettikleri kadar çevrelerine de duyurabilmiş ve hep sinelerde yankılanan bir ses ve soluk olagelmişlerdir.
Kendi özünden habersiz, mahiyetindeki derinliklere karşı bîgâne, Hak’la münasebetlerinde gerilerin gerisinde birisi oturup kalkıp bülbüller gibi şakısa, dil döküp çevresine destanvârî şeyler sunsa da kat’iyen hiçbir gönüle giremez, hiçbir kimse üzerinde müessir olamaz; çok güzel konuşabilir, konuşmalarıyla teveccüh ve iltifat da toplayabilir, ama muhatapları üzerinde kalıcı bir tesir uyaramaz ve kat’iyen onları Hakk’a yönlendiremez; Allah, kendisine yönlendirmenin şifreli anahtarını gönül diline ve hâl şivesine armağan etmiştir. Bugüne kadar ruh ve gönülden yükselmeyen ve insan ledünniyatına ulaşamayan kuru bilgiler, söz ebelikleri, heva ve hevesleri şahlandıran dil ve akıl oyunlarıyla bir şeyler yaptıklarını sananlar kendilerini avutmuş, başkalarını da aldatmışlardır ama kat’iyen sinelerde sürekli yankılanan bir ses ve soluk