İçeriğe geç

Evet, O’nun kelâmına dayanmayan ve O’nun nurunun ziyasıyla aydınlanmayan en nadide yazı âbidelerinin, en şahane sanat eserlerinin, en beliğ beyanların, en göz kamaştırıcı tasavvurların ihtiva ettikleri dilrubâ keyfiyetler dahi tamamen izafîdirler ve O’na ait güzelliklerin birer yansıması, birer aks-i sadâsı olmaları itibarıyla herhangi bir kıymeti haiz olsalar da kat’iyen, zatî ve kendilerinden bir değer ifade ettikleri söylenemez.

Ne var ki bunun böyle olması, hiçbir zaman bizim şevkimizi kırmamalı ve çalışma azmimizi de felç etmemelidir; etmemelidir ve biz, her şeye rağmen hep düşünmeli, söylemeli, planlamalı, planladıklarımızı gerçekleştirmeye çalışmalı ve bütün bunları yaparken de bazen yanlışlıklar yapabileceğimizi, çok defa hata ve kusurlara girebileceğimizi kat’iyen hatırdan çıkarmamalıyız. Evet, insan olarak elbette ki bazı yanlışlıklarımız olacak; bunları anladığımızda hemen tashihe gidecek, eksiklerimizi telafi etmeye çalışacak ve usûl-i fıkıhtaki ifadesiyle sürekli “eşbeh”i6 takip edeceğiz; edecek ve tespitlerimiz isabetli olsa da olmasa da Hak katında beşerî idrak ve içtihada açık sahanın hakkını vermeye çalışacağız...

İşte bu perişan mütalâaya da bu mülâhaza ile bakılmalıdır. Yoksa nerede edebiyat nerede biz..! Daha önce “Beyan” başlığı altında, sözün, insanoğlu ile doğduğunu, insanoğlu ile geliştiğini ve onun çok önemli bir derinliğini teşkil ettiğini ifade etmeye çalışmıştım... Evet beyan, tarih boyu, düşünce imbiklerinden geçe geçe, söz sarraflarının elinde işlene işlene mukadder kemaline erdi ve bir gün geldi bugün edebiyat dediğimiz şey oluştu. Bu itibarla da denebilir ki edebiyatın bugünü dünden daha parlak olduğu gibi yarını da bugünden

103