İşte o devâsâ Arap şairleri, işte Şems-i Tebrizî’nin, “Gerçi ben şekerden daha tatlı şiir yazarım ama seviyeli söz söylemede ancak onun müridi olabilirim.” dediği Feridüddin Attarlar, işte âvâzı çıktığı kadar “Ben Kur’ân’ın boynu tasmalı kölesiyim.” diyen Mevlânalar.. işte Bediüzzaman’ın “sermest-i câm-ı aşk” diye yâd ettiği Câmiler ve onların asırlara meydan okuyan güzide eserleri; hiçbiri o beyan sultanı Kur’ân’ın ifade ufkuna ulaşamamıştır.
İleride tafsilâtına eğilme vaadiyle, Kur’ân’ın ifade tarzı adına bu kadarcık işaretle yetinip, yeniden ondan ve onun gölgesinde gelişen nazım ve nesirlerden mülhem beyanın, sınırlı idraklerimize akseden gölgelerine dönelim:
Biz hepimiz dünyaya gözümüzü beyanla açtık, beyan ninnileriyle büyüdük, bir noktaya yöneldikse beyanın sihriyle yöneldik. Bundan sonra da yaşarsak, yine beyanla soluklanarak yaşayacak, ölürsek bilgi ve beyan mahrumiyetinin kuraklığında can vereceğiz. Beyan, canlı cenazelere Hızır solukları, ebedî yaşamak isteyenlere de bir âb-ı hayattır.. onu usta bir neyzen gibi ölüler ülkesine üfleyebilenler, nice bin seneden beri sürüm sürüm yaşayan cankeşlere, üst üste “ba’sü ba’de’l-mevt”ler vaad edecek ve o “Âd” görmüş mezarlar üzerinde birer sûr tesiri icra edeceklerdir.
Hemen her şeyiyle eskiyen ve pörsüyen, bu gelenlerin gittiği, konanların göçtüğü, “malı, mülkü, safâsı fâni hülya” misafirhanede hep taze kalabilen ve her zaman renklerini koruyan bir güzeller güzeli varsa, o da beyandır. Beyanın yankılandığı yamaçlarda binlerce kumru murâkabeye dalar, yeni gülşenlerin hülyalarıyla yaşar.. beyan mızrabı bilgi telleri üzerine kalkıp indikçe eşya semâa kalkar, hâdiseler ilâhî bir raksın “hayhuy”uyla inler.. beyanın aks-i sadâsıyla inleyen çöllerde bir değil, binlerce mecnun dolaşır.. onun nağmelerinin