İçeriğe geç

Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetleri dünyevî ve uhrevî diye ikiye ayırabiliriz. Bunların bir kısmı vehbî bir kısmı da kesbîdir. Keza bunların da bir kısmı ruhanî bir kısmı da cismanîdir.

Allah (celle celâluhu) bize ruhanî nimet olarak bir hayat bahşetmiştir ki, biz bu hayat sayesinde, yalnız bulunduğu yerle münasebet kurabilen cansızlar gibi olmaktan kurtulmuş oluyor, bütün mekânlarla münasebete geçiyor ve rengârenk zemin yüzüyle alâka kurabiliyoruz. Bu, Allah’ın bize nefhettiği hususî bir eseri ve semeresidir. Yine Allah Teâlâ ruhanî olarak bize akıl, şuur, idrak sonra da bütün bunları anlayıp, anlatabilecek ve kendimizi bulmanın bir adı olan “vicdan”ı vermiştir.

Cismanî olarak da Allah bizlere beden, göz, kulak, burun ve ağız gibi azaları vermiştir. Bütün bunlarla biz, Allah’ın lütfedeceği zâhir nimetlerden ağızla istifade edilebileceklerden ağızla, gözle istifade edilebilecek nimetlerden de gözle istifade ediyoruz.. ve yine Allah kâinattaki seslerle, insan kulağı arasında bir münasebet tesis buyurmuştur ki, çıkan sesler o aşırı gürültüleriyle kulak zarımızı patlatmıyor.

Bu nimetlerin bir kısmı da bize vehbî olarak verilmiştir. Onların içinde bizim hiçbir dahlimiz, hiçbir rolümüz yoktur. Ve bunlara kimse parmak karıştırmamıştır. Şu bedeni meydana getiren uzuvlarımızın verilişi ve şu ruhî fakültelerimizin bahşedilişi hep vehbîdir. Bir mü’min için en büyük nimet olan iman, ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın bir atiyyesidir. İnsanın bunda bir tesiri yoktur. İnsan sadece verilen bu nimetlerin artmasına sebep olabilir. Bu husustaki vazifesi de sadece dua, talep ve şükürdür.

202