Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun devrindeki sahabeye hatta kıyamete kadar gelecek bütün cemaatlere mel’un olarak anlatılan Yahudi ve Hristiyanlar, acaba o zaman ne haldeydi ve niçin gazaba uğramış, dalâlete düşmüşlerdi? Ve niçin onlara “sapık” deniyordu? Şimdi kısaca buna da bir göz atalım:
O dönemde bir kısım yahudiler Tevrat’ı tahrif etmişlerdi. Kendi yazdıkları şeylere “Allah’ın Kitabı” diyorlardı. Ruhanî reisleri arzu ve isteklerine göre kitaplara şerh koyuyor ve halka “Allah kelâmı” diye anlatıyorlardı. Nazarlar tamamen maddeye yönelikti; Gönüllerden Allah’a iman sökülüp atılıyor ve onun yerine maddî refah, huzur ve saadet yerleştirilmeye çalışılıyordu. Böylesine sefilleşen bir düşünceyi çokluktan birliğe, sondan başa ve fâniden Bâkî’ye çevirmek için bütün güçleriyle savaşan peygamberler, onların eliyle hunharca şehit ediliyor; evleri basılıyor, dağa kaldırılıyor, haklarında ölümler kesilip biçiliyor ve testerelerle ikiye bölünüyorlardı.
Esasen Yahudi daha Hz. Süleyman’ın ardından mânevî saha ve plânda tamamen yıkılıp gitmiş ve iflas etmişti. Ve bu mânevî yıkılışı, maddî yıkılış takip etti. Artık Hz. Süleyman’dan sonra gelen devlet idarecileri Yahudiyi idare edemez hâle gelmişlerdi. Maddeleri mânâya bağlıydı. Derken üst üste esaret dönemleri başladı. Yahudi her yerde horlanıyor ve hakaret görüyordu. Bunun için de, varlığını, gizli cemiyetler kurarak muhafazaya çalışıyordu. Böyle yanlış bir yola girdiğinden dolayı da kendine en yakın olan kimseleri dahi kuşkulandırıyordu. Böylece, o hem madde plânında, hem de mânâ plânında rahmete liyakatını ve rahmetten istifade hakkını kaybediyordu.