Meleğin dilinde, Nebinin tebliğinde, Allah âleminde, kelâm sıfatı muhtevasında kitabı düşünmeden kulluğu ve Mâbud-u Mutlak’ı düşünmek mümkün değildir. Böylece, bir taraftan bize hamdettiren kitap, diğer taraftan hamd, senâ ve şükrün keyfiyetlerini öğretmesiyle اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ kudsî cümlesinde bir çekirdek hâlinde yer almaktadır. Kitap, melek ve meleğin emir getirmesi düşünülür de, şu kâinatı en güzel bahçe gibi hazırlayan, en debdebeli bir bağ hâline getiren, bizleri çeşit çeşit nimetleriyle besleyip büyüten, sonra bu nimetlerin arkasında kendisini bize tanıttırmak isteyen, tanıttırmak isterken de ezelî ve ebedî hutbesi olan Kur’ân-ı Kerim’le o nimetleri anlatan Allah’ın (celle celâluhu), o kitabı bize tebliğ edecek bir keşşafı, bir Yaver-i Ekrem’i ve şu kâinat sarayına gelecek seyircilere, şu muhteşem sergideki sırları anlatıp açıklayacak bir dellâlı olmaması düşünülebilir mi? Bunun olmaması muhaldir. Onun içindir ki, peygamberlerin gönderilmesi lüzumlu bir keyfiyet arz etmektedir. Ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ifadesinin altında peygamberler de vardır. Aslında bu kelimeyi telaffuz etmekle sanki biz Allah’ın peygamberler göndermesine karşılık da hamd etmiş oluyoruz. Zaten peygamberlik kafilesinin kâfiyesi olan Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) adı da hamd kökünden gelmektedir.
“Ahmed-i Mahmud-u Muhammed derler sana” diyen şair, O’nun hem Ahmed, hem Mahmud ve hem de Muhammed olduğunu anlatmaktadır. Evet, O, hem çok hamd eden, hem Allah’ın matmah-ı nazarı, hem de ferd-i ferîd makamının tek ve yekta sahibidir.