Haftanın Hadîs-i Şerîfi: YERÇEKİMİ

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Başınıza geçmiş olmam, içinizde benden iyisi yoktur demek değildir. Fakat Kur’an-ı Kerim nazil olmuş, Allah Resulü dinin hükümlerini açıklamış ve bize aklın en üstününün takva olduğunu, akılsızlığın en koyusunun da fısk olduğunu bildirmiştir. Şunu bilin ki, en kuvvetliniz; benim yanımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıfınızdır. En zayıfınız da, yanımda hakkını zalimden alıncaya kadar en kuvvetlinizdir.

Ey insanlar! Ben ancak Resulûllah’ın yoluna tâbiyim. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan çıkarsam beni doğru yola çağırınız. Bu sözümü söyler, kendim ve sizler için Allah’tan mağfiret dilerim. “[1]

                Bu sözler, sadakatin alemdarı Hz. Ebu Bekir Efendimiz’in (radıyallâhu anh) ümmeti idare vazifesini henüz üstlendiğinde, yer yer kendi muhasebesini, yer yer halkından beklediklerini, yer yer de bu vazifenin nasıl da bel çatırdatacak bir sıklette olduğunu ifade eden icmali beyanlarındandır. Evet, ruhu, kalbi ve bütün azaları ile Kur’an’ı kendisine karine ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sünnet-i seniyyelerini de rehber edinmiş yüce kametlerin, idareciliğe bakışları ve bu noktadaki mülahazaları da kendi kamet-ü kıymetlerine mutabıktır her zaman.

Aslında insanı değerli kılan da, kendisini hedeflediği şeye ulaştıracak olan vasıtaların albenisi değil, o vasıtaların ulaştıracağı hedef ve o vasıtalarla elde edilmek istenilen faziletlerin Hak mizanındaki ağırlığıdır. Bizler kimi zaman ruhen takatten düşmekle, kimi zaman dünyanın dantelalarla bezeli yüzüne aldanmakla, kimi zaman da insanı avucunun içine alan o şey her ne ise, onun musallat olmasıyla yörüngemizin dışına çıkar, bir karganın kafesten kaçan bir muhabbet kuşunu peşine takıp sürüklemesi gibi bir meçhule belki de bir yokluğu sürüklenir gideriz. Oysaki kendisine verilen donanımı itibariyle insan sürüklenen değil sürükleyen, yön çizilen değil yön tayin eden, şekillendirilen değil imar eden bir makamın sahibi olarak var edilmiştir.[2] Bu yaklaşım; içinde bulunduğumuz dar-ı imtihanda hangi çeldiricinin bizi yanılttığının bir önemi olmadığının da bir ifadesidir aynı zamanda. Zira insan bütün bu tuzakları fark edebilecek ve önüne çıkan aşılmazları aşabilecek hatta ve hatta kendisine tuzaklar kuranı tuzağa düşürebilecek bir donanım ve istidatla mücehhezdir. Bu çeldiriciler kimi zaman şeytan, kimi zaman nefis, kimi zaman bu ikisinin çeldirici olarak kullandığı; makam mansıp, şöhret-ü şan, nam-u nişan, servet-ü saman, şehvet ve kulun karşısında kendisini aciz hissettiği her şeydir. Hal bu ise şayet; Hakk’a kullukta gerçek hürriyeti bulan bir insanın, Hakk’ın muradından uzaklaştıran şeylerin hayatına yön tayin edebiliyor olmasının izahı adına ileri süreceği hangi gerekçe makul ve makbul olarak kabul edilebilir?

Adımlarının rotasını semalardan değil de fenaya mahkûm fanilerden alan insanların gideceği yer de, peşinden sürüklediği insanların akıbeti de fenadır. Bu açıdan da “insanın iki konumu vardır” denilebilir. Karga ve muhabbet kuşu örneğinden hareketle; insan ya muhabbet kuşudur ki ölümünün peşinden sürüklenir gider ya da bir kargadır ki tehlikeleri sezme irfanından yoksun kitleleri peşine takıp, hürriyete kanat çırptığını zannetmesini sağlayıp götürür ölüm girdabında yok eder.

Verdiği zararın boyutları kendi akıbetini aşıp bütün bir halkın akıbetini ilgilendiriyor olması hasebiyle mevzumuza yönetme pozisyonunda olanlar üzerinden devam edelim:

               Yönetenlerle alakalı Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

 عَادَ عُبَيْدُ اللهِ بْنُ زِيَادٍ مَعْقِلَ بْنَ يَسَارٍ الْمُزَنِيَّ فِي مَرَضِهِ الَّذِي مَاتَ فِيهِ، قَالَ مَعْقِلٌ:

إِنِّي مُحَدِّثُكَ حَدِيثًا سَمِعْتُهُ مِنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، لَوْ عَلِمْتُ أَنَّ لِي حَيَاةً مَا حَدَّثْتُكَ، إِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ:

مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْتَرْعِيهِ اللهُ رَعِيَّةً، يَمُوتُ يَوْمَ يَمُوتُ وَهُوَ غَاشٌّ لِرَعِيَّتِهِ، إِلَّا حَرَّمَ اللهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ

Ubeydullah b. Ziyâd, Ma’kıl b. Yesâr el-Müzeni’yi ölüm döşeğinde iken ziyaret etmiş. Ma’kıl: «Sana Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’den dinlediğim bir hadisi rivayet edeceğim. Şayet daha yaşayacağımı bilseydim onu sana söylemezdim. Gerçekten ben Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken işittim

“Allah tarafından bir halk kitlesinin başına getirilip de öldüğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki Allah ona cenneti haram etmesin (o, cennetten o mahrum olmasın).”[3]

***

“Hadisin bazı rivayetlerinde: ‘Allah bir kulu bir halk kitlesinin başına geçirirse…’ denilmiş; bazılarında bunun yerine: ‘bir âmiri geçirirse…’ diğer bazılarında: ‘bir valiyi geçirirse…’ tabirleri kullanılmıştır. Bütün bunlardan maksat; her seviyedeki idarecilerdir. Bu zevat milletin hukukunu korumaz; hudud-u şer’iyyeyi tatbik etmez yahut adil olmazlarsa vazifelerini sû-i isti’mal etmiş olurlar. İşte hadisteki ‘gâşş’ tabirinden yani ‘aldatan’dan murat bunlardır.

Böyleleri için cennetin haram olmasından murat —birçok emsalinde de gördüğümüz vecihle— ya zulmü mubah itikat ederek dinden çıktıkları için ebediyen cennet yüzü görememeleridir yahut zulmün haram olduğuna itikat ettikleri halde onu yine mazlumlara reva görmeleridir.

Bazı rivayetlerde “Allah ona cenneti haram kılar…” ifadesinin yerine, “Cennetin kokusunu bile alamaz.” buyurulmuştur. Hâlbuki “cennetin nefis kokularının yetmiş yıllık mesafeden duyulacağı”[4] sahih hadislerde vârid olmuştur.[5]

Evet, idarecilik idareciliğin aslında ne demek olduğuna vakıf, liyakat sahibi insanların korka korka, ürpere ürpere, kerhen kabul edeceği, liyakatsizlerin ise o makamı elinde bulundurabilme adına fenalıkların ağına düşmeyi dahi göze alabilecekleri kadar cazibesi yüksek bir imtihanlar arenasıdır. Seleften idarecilik yapmak durumunda kalmış öyle yiğitler vardır ki, vazifeyi bir başkasına teslim ettiğinde maddi ve manevi olarak ne eksi ne de artı bir pozisyonda olmadan kurtulmuş olmayı, gözyaşları içinde Rabb’e şükür secdesi yapmaya önemli bir vesile addetmişlerdir. Hele de Hulefay-ı Raşidin’den bir yiğit vardır ki; kendisinden sonra oğlunu hilafet makamına tayin etmesini talep edenlere şu baki sözle mukabelede bulunacaktır:

“Hayır, ben ailemden birinin bu göreve gelmesini istemiyorum. Eğer bu iş hayırlı ise biz ondan nasibimizi aldık, şayet bu iş kötü bir iş ise bu iş için bir aileden bir kurban yeter”[6]

Evet, o saadet asrının en güzide cevherlerinin ilk ikisi olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz’in (radıyallâhu anhüma) riyaset mevzuundaki hassasiyetleri bu olmasına rağmen, dindar nesiller iddiasıyla yola çıkanların savruldukları noktayı nasıl izah etmeli?

               Bütün ümmetin hilafet vazifesini deruhte ettiği anda bile iaşesini temin adına zenginlerin koyunlarını sağan Hz. Ebu Bekir Efendimiz’i bildikten sonra hazine-i âmme ve mestureden kendi kasalarına tüneller kazan lağımcıları nasıl paklamalı?

“Bir evden bir kurban yeter!” diyen o temkin insanı Hz. Ömer Efendimiz ile babadan oğula saltanat hülyalarıyla meyhur olanların idareciliğe yaklaşımları arasındaki uçurumları nasıl ve hangi köprü ile bağlamalı?

Allah’ın bereketi ile hadd-ü hesabı olmayan zenginliğe sahip olduğu halde mescidde kumlar üzerinde yatan Hz. Osman Efendimiz’in hayatına muttali olduktan sonra gecekondularda yaşarken idareciliğe başladıktan sonra saraylar, yatlar ve katlar sahibi olanları sokaklarda yatmakla ömrü geçen insana nasıl izah etmeli?

Kendisine hediye edilmek üzere doru bir at gösterildiğinde “Riyasetten kaçmak için ne güzel bir at!” diyen Hz. Ali Efendimiz’in meseleye yaklaşımı ortada iken yedisinden yetmişine bab-ı devlette bir tabure kapmak için inananlara iftira ve tezvir yarışına girenleri hangi insani ve dini kıstasla meşrulaştırmalı?

“Hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa ona hadd-i şer’iyi tatbik ederdim”[7] diyen İki Cihan Serveri (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in adaleti ortadayken kendi sigarasını yakmak için bütün ülkeyi ateşe veren zalimleri hangi statüde değerlendirmeli?!.

Sair örneklerle mevzu detaylandırılabilir; fakat konunun vuzuhu adına bu örnekler kâfidir kanaatindeyiz. Ne ki, son olarak şu hususa da temas etmek de fayda mülahaza ediyoruz.

Konumuza temel aldığımız hadis-i şerifte, mesuliyetini üstlendiği kimseleri aldatan insanları tarif adına genel bir ifadenin tercih edilmiş olması, yani belirli bir kamusal makamın yahut mesuliyet alanının doğrudan isminin geçmemesi, zikri geçen akıbetin sadece ülkeyi yönetenlere has bir akıbet olmadığının bir ifadesidir denilebilir. Bu açıdan; bu hazin akıbetin muhataplarından evvel emirde akla gelen en genel çerçevede devlet başkanıdır denilse de mesela, dinin sahasına giren mevzularda söz sahibi makam yahut merci olarak kabul görmüş kurumların başındakiler de bu çerçeveye dâhildirler. Zira o kimseler de dine dair hususlarda yöneten konumunda oldukları için mesuliyetleri yönetenlerden geri değildir. Hal böyle olunca; dinin bir sömürü malzemesi gibi kullanılmaya başlandığını, itibarının hâk ile yeksan edildiğini gördüğü halde görmezden gelenlerin de ahirette ne itibarları ne de görülmeye değer yüzleri olacaktır. “Aynı şekilde en küçük bir muhtarlıktan tutun da kaymakamı, valisi, bakanı, başbakanı, cumhurbaşkanı, savcı ve hâkimine kadar bütün idari kurumların riyasetini üstlenen herkes bu kategoriye dâhildir.”[8] denilebilir. Zira bu idari birimlerin her birisinin kendi görev alanlarının hitap ettiği bir halk kitlesi vardır. Hadis-i şerifteki umum ifadeler, hadisi bu şekilde de anlamamızda bir beis, bir mahzur olmadığı noktasında kâfi delilimizdir.

Bu açıdan nicelik bakımından sayıya takılmaksızın yöneten konumunda olan her insanın yer çekimine maruz kalmadan, mutlak surette kendisini çek etmesi, ukba saadetinin suubete (zorluk, meşakkat) inkılap etmemesi adına son derece önemlidir.

Ya Rab! Bedeli Sen’i kaybetmek olan hiçbir başarıya bizleri muvaffak eyleme!..

Safa Salman

 ***

[1]. Yusuf Kandehlevî, III/427. Sıfatüs’ Safve, 1/108

[2]. Bakara Sûresi, 2/30

[3]. Sahih-i Müslim, İman, 227.

[4]. Taberani, Mu’cemu-s Sağir

[5]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[6]. İmadüddin Halil, İslam’da Liderlik, s.41

[7]. Sahih-i Müslim, Hudud, 2

[8]. M. Fethullah Gülen, Hadis Müzakere Notları

Tags: , , ,