Haftanın Hadîs-i Şerîfi: MUHTEŞEM SURETLER PERİŞAN NİYETLER

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Biz ne Medine hurmalıkları, ne de cahiliyet damarı için harp ettik. Biz, Allah ve Resûlü’nün dinini tebliğ yolunda cihat ettik. Bu uğurda akan kanların, alınan yaraların, kaybedilen canların hiçbiri boşuna değildir. Allah’ın vereceği mükâfata o kadar müştakım ki, bunun için vücudumun kalbur gibi olmasına bile razıyım. Yaralarımın çokluğu asla mühim değildir. Bana şehitlik makamı ihsan etmesi için duanızı bekliyorum, başka isteğim yoktur.”

Bu ifadeler, Fahri Kâinat Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi ve sellem) Uhud’da aldığı kılıcın hakkını Uhud’da kanıyla, Yemâme’de ise fethi getiren cengâverliği neticesinde canı ile ödeyen ve hayatıyla hak ettiği şehadetine adeta bu sözlerini de şahit tutan Hz. Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) aittir. Hiç şüphesiz, onun bu meydanda böylesine gıpta edilesi bir makama yükselmesinde mürüvvet ve cesaretinin taşıyıcı etkisi göz ardı edilemez. Ne var ki, bu yolda asıl önemli saik; onu bu yola sevk eden sahih niyeti ve istikametiydi. Onu ve değer verdikleri uğrunda feda ettiklerini paha biçilmez kılan, kendisini yola çıkaran sebeplerdir. Abdullah İbni Mübarek hazretlerine ait olduğu söylenen bir sözde “Nice küçük amel vardır ki, niyet onu büyük yapar; nice büyük amel de vardır ki niyet onu küçük yapar.” denilmektedir. El-hak öyledir. Zira bu meyanda sûi-misal olanlardan birisi Kuzman’dır. İbni Hişam, İbni Habib ve Belâzurî gibi kaynaklarda Evs, Hazrec ve Kaynuka oğullarından münafıklarla alakalı farklı isim ve sayılar göze çarparken bu kaynakların Kuzman’ın münafıklığı hususunda ittifak etmiş olmaları Kuzman hakkındaki perdeleri aralaması bakımından dikkate değer bir ayrıntı. Hadis ve meğazi kitapları benzer lafızlarla bu hadiseyi şöyle naklederler:

“Zaferoğulları arasında, Kuzman adında, çoluksuz çocuksuz, garip bir adam vardı ki, kendisinin kimlerden olduğu bilinmezdi. Kendisi, savaşlarda gösterdiği kahramanlıkla tanınırdı. Çok güçlü, kuvvetli idi. Münafıklardandı. Peygamberimiz Aleyhisselam’a ondan bahsedildikçe, Peygamberimiz Aleyhisselam: ‘O, muhakkak, Cehennemliklerdendir!’ buyururdu. Kuzman, Uhud savaşına kavmi ile birlikte çıkmaktan kaçınmıştı. Sabaha çıkınca, Zaferoğulları’nın kadınları, ona, ‘Ey Kuzman! Erkekler savaşa gitti, sen geride kaldın ha! Ey Kuzman! Sen şu yaptığın şeyden utanmıyor musun? Sen kadından başka bir şey değilsin! Kavminin erkekleri savaşa gittikleri halde, sen evde kaldın ha? Sen artık ev bekle!’ diyerek kınamaya başlayınca, Kuzman evine girdi. Yayını, sadağını ve kılıcını alıp Uhud´a gitti. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Müslümanların saflarını düzelttiği sırada, safların en arkasına durdu. Yavaş yavaş ilerleyerek ön safa girdi. Çarpışma başlayınca, Müslümanlar içinde, ok atanların ilki oldu. Sonra da kılıcını sıyırdı. Şiddetle çarpıştı. Müşriklerden sekiz veya dokuz kişiyi öldürdü. Kendisi de ağır şekilde yaralandı. Daha sonra Zaferoğulları’nın evlerine getirildi. Müslümanlardan bazıları:

  • ‘Ey Kuzman! Sana müjdeler olsun!’ dediler. Kuzman:
  • ‘Ben neden dolayı müjdeleniyorum?’ dedi.
  • ‘Cennete gireceğin için’ dediler. Kuzman:
  • ‘Vallahi, ben ancak kavmimin şerefi için çarpıştım! Eğer anlattığınız şey için olsaydı, çarpışmazdım! Vallahi, biz ne Cenneti umarak, ne de Cehennemin ateşinden korkarak çarpıştık! Biz ancak kavmimizin şerefi için çarpıştık!’

Yarasının ağrısı şiddetlenince de, kendisini öldürmek için ok çantasından bir ok aldı, kolunun damarını deldi. Kılıcını karnına dayayıp onun üzerine yüklenerek intihar etti. Kuzman´ın bu hareketi Peygamberimiz Aleyhisselam’a anılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam:

  • O, Cehennemliklerdendir! Şehadet ederim ki; ben Allah´ın Resûlüyüm!” buyurdu.[1]

Hadis-i şerif Bediüzzaman Hazretleri’nin de işaretiyle çoğunlukla; insanların dine hizmet etmiş olmalarını bir fahr ve gurur sebebi olarak görüp aldanmamaları, Cenâb-ı Hakk’ın, bir fâcirin eliyle de bu dini teyit buyuracağı hakikatinin anlatılmak istendiği sadette kullanıldığı görülmektedir. Mesela; inancının gerektirdiği şekliyle kamuya ait kuruluşlarda çalışma imkânı bulamayanların bu imkâna kavuşturulması buna örnek olarak zikredilebilir.

Öte yandan Müslim’in tahric ettiği rivayette, Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz’in hadisin sonunda şöyle buyurdukları mervîdir:

إِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ الْجَنَّةِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ النَّارِ،

وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ عَمَلَ أَهْلِ النَّارِ فِيمَا يَبْدُو لِلنَّاسِ، وَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ

“Kimisi vardır ki, halkın nazarında ehl-i Cennet’e yaraşan hayırlı işler yaparlar. Hâlbuki o, Cehennemliklerdendir. Kimisi de vardır ki, halkın nazarında Cehennemliklere ait kötü işler yapar. Hâlbuki o, Cennetliklerdendir!”

***

Biz de mevzumuzu daha ziyade bu son kısım üzerinden devam ettireceğiz.

Hadis-i şerifte Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz “إِنَّ الرَّجُلَbuyurmak suretiyle meseleyi mutlak olarak bırakıyor. Böylece, “Bunlar öyle insanlardır ki, kaşları gözleri boyları posları yerli yerindedir; dolayısıyla da avam-ı nâs tarafından gerçek hüviyetleri kolayca anlaşılabilecek insanlar değillerdir” denilmek isteniyor. Bir başka açıdan da şöyle ifade edilebilir “İnsanları kıymet terazisine koyarken karşı kefede o insanın boyu posu, endamı olmasın, zira bunlar insanları değerli kılan şeylerden değildir.” Vakıa insanların suretlerinin hatta isimlerinin dahi onların karakterlerinin tahlili açısından ifade ettiği şeyler yok değildir fakat bunlar, bir basiret nurunun insanlara sunduğu ölçüde, sağlam ve objektif veriler sunamazlar.

Öte yandan insanların yaptıkları işlere değer ve derinlik katan niyetleridir. Öyle ki; niyetin sahih olmaması, doğurduğu neticeleri açısından günahın kendisinden daha acı verici, daha ürkütücüdür. Çünkü insan beşerî garizelerine mağlup olup günaha kapaklanabilir. Bu bir yönüyle onun hakkında bir azap emaresi olabilir. Ama şayet o günahı işlerken vicdanında gönlünde duyup hissettiği şey, o günahın helal olduğunu kabul yönünde ise, bu, kişiyi dinden çıkarır; dolayısıyla da o ebedi bir azaba dûçar olur. Mesele bu denli kırk katlı bir bohça gibi örtü örtü üstüne sarmalı bir gönlün meyelânına bağlı olarak götürülüyorsa, insanlar nazarında bu karakterlerin neden gerçekte oldukları gibi anlaşılamadığı açıktır.

Bu karakterlerin fark edilebilmesi, yukarıda da kısmen işaret edildiği gibi, ancak ilim, idrak, tecrübe ve kalbî bir hayatla elde edilebilecek olan basiret ve firasetin varlığına vâbestedir. Vakıa; bu ikisi dahi nifak sahiplerinin açık adreslerinin tespitinde yeterli olmasa da koordinatların tespiti noktasında yüzde yüze yakın oranda bir rasanetle önemli veriler sağlar.

Asr-ı Saadet’te bu çerçevenin içini en iyi dolduran en bariz örnek mezkûr hadis-i şerifin birinci muhatabı olan Kuzman’dır. O uzun yıllar inananlar cemaatinin içinde yaşamış fakat Sahabe-i Güzîn Efendilerimiz ta ki Uhud’a kadar onun gerçek karakterini bilememişlerdir. Ama onlar öyle güzide insanlardı ki, Kuzman’a dair gördükleri ve bildikleri, hatta muvakkaten de olsa cennetlik olduğuna şehadet getirmelerine medar olan cengâverlikleri, onun nifakını ve cehennemliklerden oluşunu haber veren Rasulûllah’a -haşa ve kellâ- itiraz etmelerine dayanak olmamış ve Peygamber Efendimiz’i hilaf-ı vaki beyanla itham etmemişlerdir. Zira her şeyi bilemeyebileceklerinin şuurunda olmalarının yanı sıra onlar bir şeyi çok iyi biliyorlardı: O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Allah’ın Resul’üydü ve “konuşunca -haşa ve kellâ- hevasından konuşmazdı.”[2]

Hadis-i Şerif’in Günümüz Okuması

Tanımdan da anlaşılacağı üzere basiret ve firasetin elde edilmesi, hadiselere Cenâb-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden bakılabilmesinin statiği mesabesinde olan âlî bir ilmin varlığına vabestedir. Sahip olduğu ilmin yekûnu, cebindeki parayı ve menfaatini düşünmekten gayrısına yetmediği günümüz insanından, kendi içlerine bir güve gibi sızmış bu insanları dert edinip, bunların toplumun can damarlarından tahliyesi ve kendine has o asil kanla tahliyesi (katma-donatma) adına beyin zonklatmasını beklemenin ayakta durmaya gücü yetmeyen bir meyhurdan cambazlık beklemekten bir farkı yoktur. Talim ve terbiye sistemimiz ne zaman kendi öz değerleri adına dertli sadalar yetiştiren bir mekanizma hüviyetini alır, işte o demde milletimiz adına ümitvar olmak bir mana ifade edecektir. Aksi takdirde, insanın özüne irfan mayası çalmayan bir eğitimin, bakışlarına basiret boyasını vurmayan bir öğretimin en parlak meyvesi diplomalı cahillerdir.

Oysaki ilim bir deniz feneridir. Elde edebilenler ilmin kendisiyle, elde edemeyenler de onu elde edenlere bakıp onlarla yolunu bulmaya, Hak karşısındaki konumlarını tespite yol ararlar. İnsanların kahir ekseriyetinin, hususiyle de üçüncü dünya ülkeleri diye tabir olunan beldelerin insanlarının kendi yollarını aydınlatacak bir ilmî yetkinlikten uzak olmaları hakikati göz önüne alınacak olursa, burada insanların daha ziyade aydınların ışığı altında toplandıkları söylenebilir. Şayet bu aydınlar zümresi insiyakî hareketlenmeler karşısında ilmin izzetini koruyacak bir olgunluğa erişememiş yahut sürüklenen sürülerden ürküp de bir kenara çekilmiş ise, ilme gurbet yaşatmanın günahı yanı başında, bütün bir toplumun vebalini de omuzluyorlar demektir. Zira milletin iki dudağının arasına baktığı bir hengâmda, yetim malının sistemli bir şekilde çalınması demek olan yolsuzluk, rüşvet ve iltimas gibi günahlara “görmez”den gelinebilir, tolere edilebilir günahlarmış gibi sus pus olmak hangi ilimle, hangi izzetle telif olunabilir. Yahut günahlar arasında oransal değerlendirmelerle bir cilalama gayretkeşliğine soyunanların bu halleri İslamî hangi kıstasın filtresinden kurtulabilir? “Din adına hayırlı olma” ismiyle müsemma olanların şerrin başını çekmeleri, bel’amlık; kendi dünyevi pes menfaatleri adına şerirlerin safında el bağlaması ise rüsum ulemalığı değil de nedir? İşte bütün bunlar böylesi bir cehaletin ağında kıvranan bir toplumda hakkı, hakikatine mutabık görmeye engel afetlerdir.

Toplumun bütün fert ve aydınlarıyla bu denli duyarsızlaşmasının hakikate perde olduğu müsellem. Bir de şer şebekesinin kendi eracifinden gizleyebildiklerini gizleme, gizleyemediklerini de çarpıtma mahareti vardır ki en az toplumun aymazlığı kadar müessirdir. Zira düşünmeyen insanları yönetmek için poz vermek yeterlidir. Bu içinde bulunduğu toplumda mergup metaın mahiyetine göre değişir. Bu kimi zaman hürriyet temalı nutuklar.. kimi zaman istibdat kokan söylemlerdir.. kimi zaman bütün kimlikleri yok sayan bir ifrat.. kimi zaman faşizme varan tefritlerdir.. Kuzman hadisesinde de olduğu gibi; kimi zaman meydanlarda dünyevi pes menfaatleri adına düşmanları olarak lanse ettiklerine parmak sallamak, meydan okumaktır; çoğu zaman da bu meydan okudukları ile perde arkasında inananlar aleyhine kirli ittifaklar kurmaktır. Kimi zaman toplumun dini duygularını istismara varan bir kare, kimi zaman da aldanmaya teşne bir toplum için Kur’an-î bir nağmedir.

Görüldüğü gibi; toplumun can damarlarına sızmış olan bu insanlar, toplumun cehaletinden azami derecede istifade etmenin yanı başında, en usta tiyatroculara bile taş çıkartacak rol kabiliyetleri ile öne çıkmaktadırlar. Rol diyorum zira en usta tiyatrocular dahi belli bir süre sahnede kalabilir ve herkes bunun baştan sona bir kurgu, bir oyun olduğunu bilir. Oysa bu tür şer şebekeleri, ömür boyu bir tiyatro sergiler de kimse reel ile hayal olanı tefrik edemez. O denli inanmışlardır ki bunun bir tiyatro olmadığına, oynanan oyuna dikkatleri çekenler, oyun oynayanların da kışkırtmasıyla dışlanır, yalanlanır, şeytanlaştırılır, onların maddi manevi bütün varlık ve değerlerine hücum edilir. Kendi nazarlarında cennetlik olan bu zümera-yı cehennem el üstünde tutulur, kendi nazarlarında cehennemlik olan zümera-yı cennet ise taşlanır ve dışlanır.

Böyle bir gaflet ve böylesi gafillerden Allah’a (celle celâluhu) sığınıyoruz.

Safa Salman

[1]. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, 4/138-140.

[2]. Necm Sûresi 53/3.

Tags: , , , , , , , , ,