Haftanın Hadîs-i Şerîfi: KISIK SESLER

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Varlığa duyulan muhabbet ve ünsiyetin sebebi de menbaı da Allah’tır (celle celâluhu). O, hem yanık sinelerin Maksud’u, hem de Zat’ının inayeti bulunmadan Zat’ına vuslatın dahi mümkün olmadığı Rehber-i Mutlak’tır (celle celâluhu). Kimi zaman meayibi mestur kılan bir Settâr, kimi zaman günahları yarlığayan bir Gaffâr olarak sunar varlığını varlığımızın idrakine. Vardan öte bir “Var”dır O’nun varlığı. Yok, var kılmasıyla bulur varlığı.

O, kuluna en büyük armağanı “Zat’ına kulluk” olandır. O, ancak ağyardan geçilerek Zat’ına yaklaşılandır. O, sonsuzluğun sonsuz oluşunu, O’nun zatî sonsuzluğuna muhtaç olduğu Mutlak Sonsuz. O, ezelin Var Eden’i ve fenaya müptela fanileri, faniye sevk eden Yegâne Ezelî. O, “havl”ine dayanmadan günaha kapaklanmaktan beri duramayacağımız, “Kudret”ine sığınmadan birr ü hayra mecal bulamayacağımız bir Sahib-i Havl ve Kudret. O, ariflerin gönlündeki irfanın hakikati, zakirlerin kalbindeki lisanın kuvveti.

O’nun “şua-ı âfitabıdır yakan bil-cümle uşşakı”[1]. O’nun “kuluna kuldan yakınlığıdır”[2] yakın eden ırakı. “O’nun bilinmesi, yaratılışın hedefi, fıtratın gayesi.”[3] O’na iman kevserin mayesi, ahiretin zümrütten sermayesi…

O’nun Yüce Zat’ıdır, Zat’ının en güzel senasını, en bedi, en fasih, en selis ve mûciznûma bir surette zîşuura talim buyuran. Bu Rahmanî nefesin en gür sadâlı Hatîbi ise; Kamer-i Münir, Hazreti Resul-i Zîşan.

İşte O’dur (sallâllahu aleyhi ve sellem), “Allah’ın Nam-ı Celil’i anılmadan kâinatın bekasının mümkün olmadığını” talim ve beyan buyuran:

أَخْبَرَنَا ثَابِتٌ، عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى لَا يُقَالَ فِي الْأَرْضِ: اللهُ، اللهُ

Hz. Sabit, Hz. Enes’ten (radıyallâhu anhüma) rivayet ediyor:

Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu ki:

“Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır.” [4]

***

Evet, her ne kadar hadis-i şerifin evvel emirde muradı “kıyamet alametlerinin ihbarı” olsa da, lafızların çehresindeki nikap biraz aralandığında “Allah” lafzının mana, mefhum ve muktezasıyla kâinatın temadisi adına ifade ettiği ehemmiyet görülecektir.

Hadis-i şerif’i, balâda geçen veçhesiyle bir değerlendirmeye tabi tutmadan önce, bu hadis adına ulema tarafından söylenegelenlere kısaca temas etmek istiyoruz.

Hadis-i şerif, ulema tarafından daha ziyade; “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağını” [5] ifade eden sair hadis-i şeriflerle arasında bir tearuzun olup olmadığı noktasında değerlendirilmiştir. Hatta bu mevzuda, yani kıyametin kimin üzerine kopacağı mevzuunda, Müslim-i Şerifte yine 234. hadis-i şerif olarak naklolunan “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” hadisi de tartışmaların neticesine doğrudan tesiri olan bir rivayettir. Şöyle ki;

Mevzumuza temel aldığımız hadis-i şerifte Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen var oldukça kıyamet kopmaz” buyurmaktadırlar. Oysa Müslim-i şerifte, aynı başlık altındaki bir sonraki hadiste ise “Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz” buyrulmaktadır. Meseleye yalnızca mevzumuza temel aldığımız hadis zaviyesinden yaklaşacak olursak; “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler var oldukça kıyamet kopmayacaktır” kanaati hâsıl olmaktadır. Kıyametin mutlaka kopacağı hakikati nazara alındığında ise şu sonuca ulaşmaktayız: Demek ki “kıyamet kopmazdan evvel yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyen insan kalmayacaktır”. Oysa Müslim’deki aynı numaralı hadisin devamında ve beşinci dipnotta işaret ettiğimiz kaynaklar ve daha pek çok eserde “kıyamete kadar yeryüzünde Allah’a ibadet edenlerin eksik olmayacağı ifadesi ve işaretleri” vardır.

Aralarında zahiren tearuz varmış gibi gözüken bu hadisler arasında aslında bir tearuzun olmadığını ifade adına İmam Nevevi hazretleri şu hususlara temas etmiştir:

“Bu hadis-i şerifler zahiri manaları üzerine bırakılmışlardır. Dolayısıyla te’vile lüzum yoktur. Vakıa; bir hadis-i şerifte ‘ümmetimden bir taife kıyamete kadar Hakk’a muzahir olmaya devam edecektir’ buyrulmuşsa da bu hadis-i şerif yukarıda zikri geçen hadislere muhalif değildir. Çünkü bu hadis-i şerifin manası ‘ümmetimden bazıları kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar Hak dinin müdafii olacaklardır’ demektir. Hadis-i şerifte her ne kadar ‘kıyamete kadar’ denilmiş olsa da bunun manası ‘kıyamet alametleri zuhur edinceye kadar’ demektir.”[6]

Hadis-i şeriflerin arasını tevil adına ortaya konan yaklaşımlardan biri de; kıyametin kopmasından murad, “Yemen taraflarından eseceği ve inananların ruhunun tatlı bir şekilde kabzedilip kıyametin inanmayan şerirlerin üzerine kopacağını[7] ifade eden hadis-i şerifteki mezkûr rüzgârın gelme zamanıdır” diyenlerin yaklaşımıdır. Bu rüzgârın esmesi ile Allah diyen yahut o zamana kadar Hak dine muzahir olmuş bütün inananların ruhları hafifçe kabzedilecek ve kıyamet geriye kalan şerirlerin tepesinde kopacaktır.

Hazreti Bediüzzaman Yaklaşımı

Hz. Üstad -ulaşabildiğimiz kadarıyla- bu mevzuya Mektubat ve Şualar olmak üzere iki eserde temas etmektedir:

Şualardaki “ahir zamanda, Allah Allah diyecek kalmaz” hadis-i şerifinin tevili sadedinde:

“(Gaybı ancak Allah bilir) ‘Allah Allah’ deyip zikreden tekyeler, zikirhaneler, medreseler kapanacak ve ezan ve kamet gibi şeâirde Allah’ın ismi yerine başka isim konulacak, demektir. Yoksa umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü Allah’ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vuku’unu akıl kabul etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hata ediyorlar. Diğer bir te’vili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek için, mü’minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet, kâfirlerin başında patlar”[8] şeklinde bir yaklaşım ortaya koymaktadırlar.

Mektubatta ise bu mevzuya ayrı bir derinlik kazandırılmış ve şöyle denilmiş:

“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslamiyet’e inkılap etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, yeryüzünde “Allah Allah” diyecek kalmayacak, ‘yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette “Allah Allah” denilmeyecek’ demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlup düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır.[9]

Şüphesiz Üstad Hazretlerinin mevzunun izahı adına ifade buyurduğu her söz son derece ehemmiyetli. Fakat bu cümleler arasında; “yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkie sahip olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek” şeklindeki cümlesi onun ne denli hakîm bir bakış açısına sahip olduğunun bir ifadesidir. Zira Üstad Hazretleri “yeryüzünde Allah Allah diyecek kalmayacak” rivayetini “ahir zamanda Allah’ın adını duyurma misyonu ile vazifeli olan insanların seslerinin cılız çıkacağı, bu manada yapılan faaliyetlerin ses getirmeyeceği, hadiselere yön tayin edecek bir makamı ihraz etmekten uzak olacakları” şeklinde anlamış ve hadis-i şerife zamanın yorumunu itiraz kabul etmez bir tarzda iliştirmiştir.

Son sözler olarak ise, belki şu hususlar ifade edilebilir:

Üstad Hazretleri yine Mektubat’ta “Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm Deccal’ı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Hâlbuki rivayetlerde gelmiştir ki: “Yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyenler bulundukça kıyamet kopmaz.” Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?”[10] şeklinde sorulan bir sorunun cevabına geçmeden önce, böylesi umumi bir irtidatın vukuunda başat rol üstlenecek olan iki temel saikı nazara vermektedir.

Birinci Saik: Nifak perdesi altındaki Süfyaniyet.

İkinci Saik: Tabiiyyun ve Maddiyyun felsefelerinin tesirleri.

Nifak ve Süfyaniyet Açısından: Demek ki, ahir zamanda müminler çok büyük bir nifak fitnesi ile imtihan olacak, Süfyan namında bir şahıs bu ehl-i nifakın serkârlığını yapacaktır. İnsanlar kime ve hangi amacın muzafferiyeti adına gayret gösterdiklerinin farkına varamayacak ve neticede de Allah’ın adının bayraklaştırılacağı iddiasına hizmet eden insanlarla birlikte olduğunu zannedip, bilmeden Hakk’ın ses ve soluğunun kısılmasına kendini adamış bir takım murdar ruhlularca kullanılmış olacaklardır.

Tabiiyyun Ve Maddiyyun Felsefelerinin Tesirleri Açısından: Demek oluyor ki böylesi bir meş’um dönemde, insanlar etraflarında cereyan eden hadiselere, Cenab-ı Hakk’ın bakılmasını murad buyurduğu pencereden değil de kendilerini zebun eden o şey her ne ise, o zaviyeden bakacak ve sadece o bakış açısının dayattığı kadarıyla bir fikir sahibi olacaklardır. Bu, kimilerinde köhne felsefi düşüncelerin tesiri, kimilerinde sözün sihri, kimilerinde makamın gücü, kimilerinde de para ve şöhretin etkisi vs. şeklinde varlık izhar edecektir. İşte böylesi bir dönemde de; ümmetten bir taifenin Hakk’a ve Hakk’ın bakış açısına muzahir olması son derece ehemmiyet arz etmektedir.

O, (celle celaluhu) her şeyin en doğrusunu bilen yegâne Alîm’dir!

Safa Salman

[1]. Esad Erbili Hazretleri

[2]. Kaf Sûresi 50/16.

[3]. M. Fethullah Gülen, Prizma III

[4]. Sahih-i Müslim, İman 234.

[5]. Buhari, Fiten, 13; Rikak, 9;

[6]. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi

[7]. Sahih-i Müslim, İman, 185.

[8]. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s.584

[9]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat s.58

[10]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat. S.56

Tags: , , , , , , , , , , , , ,