Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İYİLİK İMANLA MUTEBERDİR

Herkul | . | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

“Ebu Zübeyr Abdullah b. Cüd‘ân b. Amr el-Kureşî. Câhiliye devrinde mazlumları koruyan, zenginliği ve cömertliği ile tanınan Kureyşli. Teym b. Mürre kabilesine mensup olup Hz. Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) babasının amcazadesidir. Babası Cüd‘ân b. Amr, annesi Su‘dâ bint Uveyc b. Sa‘d’dır. Gençliğinde başına buyruk biri olan Abdullah b. Cüd‘ân çeşitli cinayetler işlediği için babasını ve kabilesini kendi adına devamlı diyet ödemek mecburiyetinde bırakır. Sonunda kabilesiyle birlikte babası da oğlunu reddeder ve artık onu himaye etmeyeceğini, diyet borçlarını da ödemeyeceğini ilân eder. Abdullah b. Cüd‘ân daha sonra kervanlarla ticaret yapmaya başlar; esir ve köle ticaretiyle de meşgul olarak büyük bir servete kavuşur. Ficar savaşlarında kendi hesabına yüz askeri teçhiz ederek aynı zamanda Kureyş kabilesinin kumandanlığını yapar. Yaşlandıkça cömertliği artar, birçok köle ve cariyeyi azat edip yardımlarda bulunur. Meşhur sahâbî Suheyb-i Rûmî de onun kölelerindendir.

Abdullah b. Cüd‘ân’ı Cahiliye döneminde büyük bir şöhrete ulaştıran asıl hadise, Hilfü’l-fudûl antlaşmasıdır. Zulme uğrayanların haklarını zalimlerden alıncaya kadar mücadele etmek üzere yemin edenlerin katıldığı ve Fahr-i Kâinat Efendimiz’in de hazır bulunduğu bu antlaşmayı, Abdullah b. Cüd‘ân ile Zübeyr b. Abdülmuttalib düzenler. Hilfü’l-fudûl ile büyük bir itibar kazanan Abdullah, yalnız Mekkeliler’i değil, Arap Yarımadası’nın muhtelif yerlerinden hac, umre veya ticaret maksadıyla Mekke’ye gelenleri de himayesine alır, onların silâh ve eşyalarını muhafaza ederdi. Ayrıca onun herkese açık sofrası, bol ikramları ve hediye dağıtması gibi üstün hasletleri, başta Ümeyye b. Ebi’s-Salt olmak üzere, bazı şairlerin kasidelerine konu teşkil etmiş ve bu durum Mekkeliler arasında da itibar kazanmasına yol açmıştır.

Bazı eserlerde ise İbni Cüd’an’ın böylesi bir serveti nasıl elde ettiği ile alakalı şöyle bir menkıbe de anlatılır: İşlediği cinayetler, ettiği kötülükler sebebi ile ailesi ve kavmi kendisini dışlayınca intihar etmeyi düşünerek dağ yollarında dolaşırken dağda bir mağara görür. İçinde bir yılan olur da beni öldürür korkusu ile mağarayı tetkik eder; fakat bir şey göremeyince içeriye girmeye karar verir ve girer. Birde ne görsün karşısında büyük bir yılan! Gözleri kandil gibi pırıl pırıl yanıyor! Yılanın onun üzerine hücum edeceğini zannedip can havliyle yılandan sıyrılıp kurtulur. Fakat daha sonra bu yılanın hakiki değil yapma olduğunu anlar ve yılanı eline alır. Bakar ki; yılan altından yapma gözleri de yakuttur! Derhal yılanın başını kırarak yakutları çıkarır. Sonra mağaranın içindeki başka bir odaya girer. Orada bir sedir üzerine uzanmış öyle uzun ve büyük bir takım cesetler görür ki bunları görünce hayretler içerisinde kalır. Zira gördükleri ömründe görmediği cesamette büyük insanlardır. Cesetlerin başlarının ucunda gümüşten mamul bir levha olduğunu görür. Levhayı okuyunca; anlar ki bu cesetler Cürhüm kabilesinin eski krallarıdır. Zamanla üzerlerindeki elbiseler o kadar eskimiştir ki dokunur dokunmaz dağılmaktadırlar. Gümüş levhada:

“Ben Nüfeyl b. Abrîiddar’ım, Hûd Aleyhisselâm’ın torunlarındanım. Beş yüz sene yaşadım, servet ve şan şeref uğrunda dünyanın her tarafını dolaştım. Ama bunlar beni ölümden kurtaramadı.” ibaresi ile bazı beyitler yazılıdır. Odanın ortasında altın, yakut, inci ve zebercetten müteşekkil bir yığın görür. O yığından alabildiği kadar alır ve mağarayı güzelce belleyerek taşlarla kapadıktan sonra oradan ayrılır. Aldığı kıymetli mallardan babasına gönderir ve babası da kendisini affeder. Bulduğu defineden fakir fukarayı doyurur, muhtelif ihsanlarda bulunur. Bir rivayette öyle büyük yiyecek kaplar yaptırmıştır ki oradan geçen bir misafir devesinin üzerinden inmeden o kaplardan karnını doyurabiliyordur.”[1] Abdullah b. Cüd‘ân’ın nübüvvetten 10 yıl kadar önce öldüğü tahmin edilmektedir.

Hz. Aişe Validemiz (radıyallahu anha), onun sahip olduğu bu hasletlerin ahirette kendisine bir fayda sağlayıp sağlamayacağını Resulullah Efendimiz’e sormuş, Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem)’de şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ عَائِشَةَ قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، ابْنُ جُدْعَانَ كَانَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ يَصِلُ الرَّحِمَ، وَيُطْعِمُ الْمِسْكِينَ، فَهَلْ ذَاكَ نَافِعُهُ؟ قَالَ:

لَا يَنْفَعُهُ، إِنَّهُ لَمْ يَقُلْ يَوْمًا: رَبِّ اغْفِرْ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ

Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor:

Bir gün Allah Resulü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) “ Ya Rasûlallah! İbn-i Cüd’an cahiliyede sıla-i rahimi gözetir, fakiri fukarayı yedirirdi. Bu güzel hasletlerinin ahirette kendisine bir faydası olur mu?” diye sormuştum. Allah Resulü de, “Hayır! Çünkü o bir kez olsun, ‘Rabbim, kıyamet gününde günahlarımı affet!’ dememiştir.” şeklinde cevap vermişti.[2]

***

Hadis-i şerif kâfir olarak ölen bir kimsenin sıla-ı rahim yapmasının ve yahut fakirleri doyurmak gibi hayır hasenatının ahirette kendisine hiçbir fayda vermeyeceğini bildirmektedir. İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Çünkü o hiç bir gün: Ya Rabbi! Kıyamet gününde benim günahları­mı mağfiret buyur, dememiştir” sözünün manası da budur. “Yani bu adam kıyamete inanmamıştır. Kıyamete imanı olmayan bir adama ise; dünyada yaptığı hayır hasenatın hiç bir faydası yoktur.”[3]

Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede: “Kim iman (esaslarını) inkâr ederse o kimsenin ameli boşa gider”[4] buyurmaktadır. Yine bir başka ayet-i kerimede Allah (celle celâluhu) iman etmeyenlerin amellerini fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle ve seraba benzetmektedir: “Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu derin sapıklıktır.”[5]

Mevzu ile alakalı Kadı İyaz hazretleri: “Kâfirlere amellerinin fayda vermeyeceğine, bunlardan dolayı sevap görmeyeceklerine azaplarının da hafifletilmeyeceğine icma-ı ümmet mün’akıt olmuştur. Lâkin suçlarına göre küffarın azapları birbirinden şiddetli olacaktır” demektedir.

Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şefaati sayesinde Ebu Talib’in azabının hafifletilmesine gelince, yine Kadı İyaz hazretleri: “Bu tahfif, onun Resululah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i koruduğu ve ona yardım ettiği için mükâfat olarak değil Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hatırı içindir. Küffara azap tahfifi yoktur. Yalnız onların birbirlerine nispetle bazılarının azabı hafiftir.” demektedir.

Bediüzzaman Hazretleri “İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat değildir”[6] derken öyle zannediyoruz ki aynı hususu nazara vermektedir. Zira bu ifadede İslamiyet’in amelin mukabilinde kullanıldığı kabul edilecek olursa imandan neş’et etmeyen bir İslam’ın, yani amelin de insanın kurtuluşuna vesile olamayacağı aşikârdır. “Öte yandan salih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekmektedir. Nitekim Kuşeyrî’nin de kaydettiği gibi; itikadî bir meselede işarî tefsirden daha çok kelâm veya ahkâmı da anlatan bir tefsir kaynak gösterilse çok güzel olur.[7] ‘Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa…’ ayetlerinde ‘inanmış olarak’[8] ifadesinin yer alması gösteriyor ki, iman olmadan salih amelin bir faydası olmamaktadır.

Hatta bir amelin, salih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekir. İmandan kaynaklanmayan bir amelin kabul edilmemesi kadar tabiî bir şey olamaz. Belli bir gaye ve belli bir düşünceden ortaya çıkan herhangi bir amel, ancak Allah katında iman sayesinde makbul olabilir. Zaten ayetler de, imanın, salih amelden önce gelmesinde, salih amelin imandan kaynaklandığına ve amelin kabul edilebilmesi için imanın şart olduğuna bir işaret vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve salih amel imanla itibar kazanır.”[9]

Unutmamak gereklidir ki; amelsiz cennete gitmek mümkün olduğu halde imansız cennete gitmek mümkün değildir.

Mevla (celle celâluhu) ! Nezdinde muteber olan amellere sevk eylesin biz kullarını!

Safa Salman

 

[1]. İbn Hişâm, es-Sîre, İbn Sa‘d, et-Tabakatü’l-kübrâ

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 365

[3]. Müslim Şerhi, Ahmed Davudoğlu

[4]. Maide suresi, 5/5

[5]. İbrahim suresi 14/18

[6]. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Dokuzuncu Mektup

[7]. el-Kuşeyrî, Ebu’l-Kâsım AbdülKerîm İbn Hevâzin, Letâifu’l-İşârât

[8]. Nahl, 16/97; Mü’min, 40/40.

[9]. Yeni Ümit Dergisi, Mehmet Soysaldı

Tags: , , , , , ,