Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

İyilikleri Gizlemek

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Ömer babasını anlatıyor:

– Babam Cuma günleri camiden dönerken, annem öğle yemeğini hazırlamakla meşgul olurdu. Babam eve gelince içinde yiyecekler olan iki torbayı alır ve bir yerlere giderdi. Yarım saat kadar sonra da neşeyle tebessüm ederek eve dönerdi. Sonra hep beraber sofraya oturur ve öğle yemeğini yerdik. Defalarca bu işin sırrını öğrenmeye çalıştım, yani babamın her Cuma nereye gittiğini… Babama her sorduğumda o derdi ki:

– Oğlum kazandığım bütün sevapların boşa gitmesini mi istiyorsun?

Ben de diyecek bir şey bulamazdım. Ama yine de babam benim gönlümü almayı ihmal etmezdi:

– Canım oğlum, bu cevabım seni üzmesin. Ben Sevgili Peygamberimiz’in tavsiyelerine riayet etmek için böyle davranıyorum. Bak O ne buyuruyor: “Gizli yapılan iyilikler, suyun ateşin yakıcılığını gidermesi gibi Cenab-ı Hakk’ın gazabını hafifletir.” Evet, ben senden bunu anlamanı istiyorum.

Ben de: “Peygamber Efendimiz ne buyurmuşlarsa doğru olan odur.” derdim ve konu kapanırdı. Günler ve haftalar böylece geçti. Babam yine her Cuma benim sebebini çok merak ettiğim âdetini aksatmadan sürdürüyordu.
Bir Perşembe akşamıydı. Aniden babamın ateşi yükseldi. Başında şiddetli bir ağrı olduğunu söylüyordu. Hemen bir doktor çağırdık. Annem, ben ve kardeşim Zeynep çok korkmuştuk, göz yaşlarımıza engel olamıyorduk.
Doktor, endişelenecek bir şey olmadığını, babamın soğuk algınlığına yakalanmış olduğunu söyleyerek bizi teskin etti. Sonra babam için bir reçete yazıp anneme verdi. Doktor ayrılırken, ben de hemen reçetedeki ilaçları almak için en yakın eczaneye koştum.
Elimde ilaçlarla babamın istirahat ettiği odaya girdiğimde renginin biraz sararmış olduğunu gördüm, uyuyordu. Annem elindeki bir mendil ile babamın alnında biriken terleri siliyordu. Kardeşim Zeynep hemen annemin yanında sessizce oturuyordu. O geceyi babamın odasında uyumadan geçirdik. Babam bir şey isteyince hemen yerine getiriyorduk.
Gece yarısından sonra babamın durumu düzelmeye başladı, gözlerini açmıştı. Annem başının altına bir yastık daha koydu. Babam beni ve kardeşimi görünce yorgunca tebessüm etti. Biz hepimiz sevinçle: “Allah’ a çok şükürler olsun” diye mırıldandık. Annem ilaçları babama verirken, doktorun istirahat etmesi konusundaki tenbihini hatırlattı. Biraz sonra babam yine derin bir uykuya dalarken annem bize odamıza gidip uyumamızı söyledi.

Zeynep ve ben gece boyunca oturduğumuz koltuktan kalktık ve odalarımıza gittik. Ama ne ben ne de kardeşim yorgunluğumuza rağmen uyuyamıyorduk. Babamızın hasta olması bizi çok etkilemişti. Kendimizi teselli edecek şeyler düşünmeye çalışıyorduk.
Güneş doğmaya başlamıştı. Yorgunluğa daha fazla dayanamayan gözlerimiz çoktan uykuya dalmıştı.

Güneş iyice yükselip her tarafa sıcaklığını yaydığında uykudan uyanmıştık. Gün çoktan başlamıştı. İlk işimiz hemen babamızın odasına koşmak oldu. Annem oradaydı. Oldukça yorgun görünüyordu, herhalde hiç uyuma fırsatı bulamamıştı. Bize eliyle sessiz olmamızı işaret etti. Babamızın durumunun iyi olduğunu söyleyerek bizi dışarı aldı.
Cuma namazını kılıp eve dönünce babamın odasına girdim. Beni görünce yattığı yerden kollarını açtı, ben de koşarak boynuna sarıldım. Beni göğsüne bastırdı. Sonra dedi ki:

– Güzel oğlum, dinle! Bugün sen benim bir sırrımı paylaşacaksın. Bu sırrımı çok dikkatle korumanı senden istiyorum.

– Elbette senin sırrını saklarım babacığım!

– Caddenin sonundaki, Bakkal Tahsin amcayı biliyorsun sanıyorum.

– Nasıl bilmem babacığım!

– Tamam öyleyse. Şimdi şu çantaları al, Tahsin amcanın dükkanının bulunduğu sokağa gir. Yol boyunca biraz yürüdükten sonra soldaki sokağa sap. İşte o sokağın sonunda kapısı olmayan, girişi bir perde ile örtülmüş eski bir ev bulacaksın. Oraya varınca “Hatice Hanım!” diye seslenirsin ve şu birinci çantayı ona bırakırsın. Sonra o evin yakınında küçük ahşap bir ev bulacaksın. Onu hemen tanırsın çünkü oldukça eski bir ev. Önce kapıyı birkaç kez çal, sonra hafifçe kapıyı araladığında orada yetmiş yaşlarında, oldukça zayıf Şakir Amcayı bulacaksın. Muhtemelen onu yere uzanmış vaziyette göreceksin, çünkü o fazla hareket edemiyor. Diğer çantayı da oraya bırakıp hemen eve dön. Anlatabildim mi?

– Çok iyi anladım babacığım. dedim.

Uzun bir zamandan beri merak ettiğim sırrı öğrenmenin heyecanı ve bir iyiliğe ortak olmanın sevinciyle kalbim çarpıyordu. Annem hemen çantaları hazırladı. İki çantayı önemli iş yapanların ciddiyetiyle sırtlandım. Sokaklardan süratle geçtim. Önce babamın dediği gibi Hatice Hanım’ın evine uğrayacaktım. Eve vardığımda girişi sadece eski bir perdenin örttüğünü gördüm. İçeriye doğru seslendim. Orta yaşlı bir kadın perdenin önünde belirdi. Elimdeki çantaları görünce sordu:

– Bu çantaları getiren adamı sen nereden tanıyorsun.?

– Ben onun oğluyum. dedim.

Sözlerinden kadının babamı fazla tanımadığını, sadece kendilerine iyilikte bulunan biri olarak bildiğini anladım. Hatice Hanım babama ne olduğunu sorunca, onun hastalandığını bu yüzden bir sefere mahsus olmak üzere bu işi benim yaptığımı söyledim. Kadın gönül dolusu bir samimiyetle babamın bir an önce iyileşmesi için dualar etti. Başka hiçbir şey söylemeden ayrıldım. Sadece babamın bana verdiği görevi harfiyen yerine getirmeyi düşünüyordum.

Sonradan öğrendiğime göre Hatice Hanım genç yaşta kocasını kaybetmiş dul bir kadındı. Üç tane şirin mi şirin çocuğu vardı. Geçimlerini sağlayacak bir gelirleri yoktu.
Daha işim bitmemişti. Şimdi Şakir Amcaya uğrayacaktım. Az bir yürümeden sonra ahşap bir evin önündeydim. Kapıyı hafifçe çaldım, sonra elimle ittim, kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi kapkaranlıktı. Gözlerim karanlığa alışınca yerde hareket eden bir karaltı gördüm. Derin bir kuyudan geliyormuşçasına zayıf bir ses:

– Kim o? dedi.

– Ben, Şakir Amca! Beklediğin çantayı getirdim.

– Bu ses bir gencin sesi. Oysa… Sen kimsin?

– Ben her Cuma size bu çantayı getiren şahsın oğluyum. Babam yataktan kalkamayacak kadar hastalandı. Bu emanetleri yerine ulaştırmam için bu kez beni görevlendirdi.

– Yaa, öyle mi? Allah acil şifalar nasip etsin ve onu her türlü fenalıktan korusun. Allah seni de ona hayırlı bir evlat yapsın.

Şakir Amca, ağaçtan düşmüş bir dal gibi, hanımı, çocuğu, yakın ve uzak akrabası olmayan yoksul bir adamcağızdı. Yaşlılık ve hastalık belini bükmüştü. Herhangi bir geliri yoktu, hayır sahiplerinin yardımları ile yaşamaya çalışıyordu.
Bu iki muhtaç insanı görünce içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Ama büyük bir iş yapmış olmanın rahatlığı da beni birazcık teselli ediyordu. Her şeyden önemlisi de neydi biliyor musunuz: Sevgili babam gözümde bir kat daha büyümüştü; çok önemli bir hayır işinde bulunuyor ve bunu herkesten gizliyordu. Bu, yaptığı iyilikler kadar önemli bir özellikti.

Eve gelir gelmez hemen babamın odasına koştum. Küçük kollarımı sevgili babacığımın boynuna doladım ve onu öpücük yağmuruna tuttum. Babam:

– Yavaş oğlum! Yavaş ol! Neler oldu anlat bakalım… Neler hissettin? deyince uzun uzun yaptıklarımı anlattım. Bu arada bir taraftan annem ve kardeşimin olanları bilmemeleri için fısıltıyla konuşuyordum. Çünkü babama bunun için söz vermiştim.

Babam gözyaşlarını tutamadı ve şefkatle beni göğsüne bastırdı:

– Oğlum, bugün çok önemli bir iş başardın. Allah için cephelerde savaşan yiğit askerler gibi bir fedakarlıkta bulundun. Gece ve gündüzlerini namaz ve oruçla geçiren büyük insanların yaptığını yaptın. Çünkü Peygamber Efendimiz’in bu konuda müjdesi var. Yaşlı, muhtaç ve yoksulların yardımına koşanlar büyük bir mükafatı hak etmektedirler.

– Babacığım! Senden bir şey isteyecektim.

– Nedir oğlum?

– Bundan sonra Cuma günleri bu işte sana yardımcı olmak, Hatice Hanım ile Şakir Amcayı tekrar ziyaret etmek istiyorum.

– Neden olmasın! Bundan sonra bu işte benim en yakın yardımcımsın.

Sevinçle babamın yüzüne bakarken kulaklarımda Sevgili Peygamberimiz’in şu sözleri yankılanıyordu:

“Yaşlı, muhtaç ve dul kimselere yardım edenler, kazandıkları sevap açısından Allah yolunda mücadele eden asker; hiç ara vermeden devamlı namaz kılan ve her günü oruçla geçiren ibadet düşkünü şahıslar gibidirler.”