Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Işığı Sönmeyen Ev

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Daha önce hiç yaşamadığım kadar farklı geçiyor burada zaman. Türkiye’deki hareketli günlerin ardından böyle sakin bir hayatı beklemiyordum. Burası o kadar sessiz ve güven verici ki, bazen evin etrafında bir geyik rahatlıkla dolaşabiliyor veya bir sincap yanınızdan geçip bir ağacın dalına tırmanabiliyor. İlk kez bu kadar yakından gördüm böyle ürkek hayvanları. Kaldığımız yer tam doğayı ve hayvanları sevenlere, babamın kainat kitabı dediği tabiatı okuyabilenlere göre.

Buranın iklimi çok ilginç; bir keresinde aynı gün içerisinde hem güneş açtı, hem yağmur yağdı, hem de kar… Bugünlerde ise hava çok güzel, özlediğim baharı burada yakalayacağım galiba. Normalde uykuyu çok severim ama buranın tatlı suyundan mı, yoksa Ayyüzlü’nün teneffüs ettiği havadan mı bilmiyorum, eskisi kadar çok uyuyamıyorum. Sabah namazını kılınca yeşilliklerle kaplı bu geniş yerde dolaşmak pek hoşuma gidiyor.

Dışarıda gezip çevreyi keşfetmeye çalışırken bir sürü yeni arkadaş edindim. Kimisi benim gibi misafir olarak gelmiş, kimisi de burada oturuyormuş. Recep kadar samimi olamadık henüz ama hepsi çok güzel insanlara benziyorlar. Bazıları okula gidiyor ve İngilizce konuşabiliyorlar. Bir kere onlarla beraber oynamak istedim ama Türkçe konuşurken aralara İngilizce kelimeler kattıklarından dolayı anlaşmakta zorlandım.

Gündüzleri buradaki abilere sorular soruyorum, ezanı duyabilmek ve namazı cemaatle kılabilmek için namaz vakitlerinde Ayyüzlü’nün olduğu yerden uzaklaşmamaya çalışıyorum; ikindi namazından sonra da sohbet dinliyorum. Bazı cümleleri anlamakta zorlanıyorum ama yine de her dinlediğimde muhakkak yeni bir şey öğrenmiş oluyorum. Hakkıyla anlayamasam da Onunla aynı salonda bulunmak bile çok güzel. Kim bilir, kaç kişi benim yerimde olmak için can atıyordur. Ama annemin söyledikleri hep kulağımda; böyle güzel nimetler en çok ihtiyacı olanlara verilirmiş. Demek ki, en muhtaçlardan birisi de benmişim ki, şimdi buradayım.

Birkaç gündür ben dersleri babamla beraber alt katta dinliyordum; annem de üst katta bayanlara ayrılmış olan yerde bulunuyordu. Aslında bir sürü teyzenin arasında tek erkek olarak durmayı pek sevmememe rağmen, merakımdan dolayı, bayan ziyaretçilerin az olduğu bir gün onların katına çıkıp annemin yanından Ayyüzlü’müzü izledim. Televizyondan, yakından, aşağıdan veya yukarıdan, nereden bakarsanız bakın, hep huzur veren nur yüzüyle, insanın içine işleyen derin bakışlarıyla O her zaman aynı. Kimi zaman sesi titriyor, dudaklarını ısırıyor, ağlamamak için bir iki nefes alıyor; kimi zaman yüzünde beliren bir tebessümle, bizim gibi çocukların alnından ensesine doğru başını sıvazlayıp çikolata veriyor. Bildiğimiz Türk çikolataları ama Onun elinden alınca bir başka güzel oluyor nedense.

O gün namazın ardından içilen çaylardan sonra ders başladı, bir abi soru sordu; O derin derin bakıp cevap verdi, ben de Onu seyrettim. Dinledim demek istiyordum ama bir teyzenin çocuğunun gürültüsü yüzünden duyamadım, zaten yukarıya ses az geliyordu. Allah’tan çocuk biraz uyudu da anlayabildim bazı söylediklerini. Her günahın insanın kalbini paslandırdığından, kararttığından bahsetti. Ayyüzlü konuştukça ben de acaba benim kalbim ne kadar kararmış olabilir diye merak ettim. Günahlarımı tek tek hatırlamaya çalıştım. Bir keresinde gıybet etmiştim, başka bir zaman yalan söylemiştim, besmele çekmemiştim, namazımı kılmamıştım, annemi üzmüştüm, arkadaşıma bağırmıştım, karıncaya basıp öldürmüştüm, yolda çarpıp yere düşürdüğüm çocuktan özür dilemeden kaçıp gitmiştim.. ve daha bir sürü kara nokta. Sanki aynadan kendime bakıyordum ama neredeyse işlediğim günahların oluşturduğu karartılardan görülecek yerim kalmamıştı. Bu kadar kararmış bir kalbin sahibi olmama rağmen Allah beni Cennetine koyar mı diye düşündüm.

Günahların açtığı yaralardan bahsedilince birçok kişinin de yüzünde karamsar bir ifade oluşmuştu ki, tam o esnada sanki içimizdeki hesaplaşmalarımız sonunda çıkan faturayı görmüş gibi hepimizi ferahlatan cevabı verdi Ayyüzlü. Gerçi tevbe edip Allah’tan af diler ve bir daha aynı hatayı yapmazsak Allah’ın affedeceğini babamlar daha önce dile getirmişlerdi ama belki beni üzmemek için bazı şeyleri söylememiş olabilirler diye düşünüyordum. Fakat O, Allah’ın ne kadar merhametli olduğunu, samimi bir şekilde pişman olanın Allah’ın kapısından boş dönmeyeceğini öylesine inanarak ve emin bir ses tonuyla söyledi ki, içimdeki şüpheler eriyiverdi. Aşağıdaki abilerin bakışlarında da bir ümit pırıltısı belirdi. Annemin de tepkisini merak ettiğimden yüzüne bakmak için kafamı geriye çevirdiğimde filmlerdeki Amerikalılara benzeyen bir teyze gördüm. Yaşlı gözleriyle bana bakıp tebessüm etti. Farkettirmemeye çalışsam da teyzeden gözlerimi alamıyordum. “Türk mü, yabancı mı? Yabancıysa Türkçe biliyor mu, yanına gitsem konuşabilir miyim acaba?” diye kendi kendime düşünüp teyzeden bir işaret beklerken o garip bir konuşma şekliyle “Yanıma gelsene!” dedi.

Bir an için duraksadım, “Acaba içimden geçenleri mi hissetti?” diye düşündüm, sonra hemen toparlanıp sessizce yanına gittim. Çantasından bir Türk çikolatası çıkardı. Kendisini tanıtıp adımı sordu. Tanışırken de bana çikolatayı vermek istedi. Her ne kadar almamak için direnmek içimden geçtiyse de söz konusu en sevdiğim çikolata olunca “Hayır” diyemedim ve teşekkür edip çikolatayı aldım. O an baktım ki, alt kattaki herkes dağılıyor. Ben teyzeyle tanışmanın yolunu araştırırken ders bitmişti ve aşağısı boşalıyordu. O sırada ders boyunca ağlayıp uyuyakalan küçük çocuk uyanıp elimdeki çikolatayı gördü; bunun üzerine ben de teyzeden müsaade isteyerek çikolatayı o çocuğa verdim. O yabancı teyzeyle bir kere daha göz göze geldik ve bana;
 “Yoksa sen de o cömert çocuklardan mısın?” dedi. Tabii ben onun bu sözüne bir anlam veremedim;
 “Anlayamadım Teyzeciğim? Hangi çocuklar?”
Teyze benim şaşkın şaşkın sorduğum soru karşısında tebessüm ederek anlatmaya başladı;
“Ben buraya Amerika’nın uzak bir eyaletinden geliyorum. Önceleri farklı bir dine mensuptum. Ama birkaç tane müslüman arkadaşım vardı. Onlarla sık sık görüşürdüm. Bana İslamiyeti anlatır, sorduğum sorulara cevap verirlerdi. Fakat bir türlü içimden gelmezdi müslüman olmak. Televizyonda, gazetelerde müslümanlarla ilgili bir sürü kötü haber vardı. Benim arkadaşlarım çok iyi insanlara benziyorlardı ama onların dinine girmem için mi bana iyi davranıyorlar diye düşünmekten onlara bir türlü tam olarak güvenemiyordum.

 Geçen sene beni Türkiye’ye davet ettiler. İçimdeki bir sürü endişeyle İstanbul’un yolunu tuttum. Her gittiğim yerde tarifi imkansız bir misafirperverlik, sevgi ve cömertlik gördüm. Birgün fakir bir aile beni evlerine misafir etti. Evet gerçekten fakirdiler; evleri çok sadeydi. Fakat öğrendim ki, o evin sahipleri kendi ihtiyaçlarını zor karşıladıkları halde muhtaç öğrencilere yıllardır burs veriyorlarmış. Onların bu fedakarlığına çok şaşırmıştım. Ama beni asıl büyüleyen ve İslam’ı kabul etmemi sağlayan o evin küçük kızı oldu. Senin gibi tatlı bir çocuktu o; adı da Selma idi. Yanıma alıp Selma’yı biraz sevdikten sonra ona dedim ki; “Biliyor musun, çok yakında benim de bir torunum olacak!” Daha ben sözümü bitirir bitirmez Selma kalkıp yanımdan uzaklaştı. İçimden, “Herhalde kıskandı” diye düşündüm. Az sonra Selma, elinde tatlı, uzun, sarı saçlı bir bebekle geldi. Bebeği bana uzatarak beni çok sevdiğini, onun için torunuma onu hediye etmek istediğini söyledi. İşte o an, adeta dünyam değişti. Dedim ki kendi kendime; “Türkiye’de tanıdığım bu insanlar, nasıl bu kadar cömertler? Babası burs veriyor, annesi öğrencilere kazak örüyor. Yetmezmiş gibi küçücük kız da en sevdiği oyuncağını daha doğmamış bir bebeğe hediye ediyor. Allahım, bunların çocukları bile çok cömert!” Evet, biz büyükler istediğimiz zaman rol yapabiliriz ama çocuklar o kadar temizdir ki, böyle bir cömertliği iyi görünmek için yapamazlar. O günden sonra onlar hakkında hiçbir şüphem kalmadı; ancak gerçek bir dinin bir aileyi bütün fertleriyle bu kadar iyi yapabileceğinden emin oldum ve o minik kız benim hidayetime vesilelilk etti.”
Teyze o kadar güzel Türkçe konuşuyordu ki, sormadan yapamadım;
“Teyze siz Türk müsünüz?” Sorum karşısında bana hafifçe gülümseyerek cevap verdi;
“Aileme asıl huzuru getiren İslam’ı tanımama aracılık eden o güzel insanlarla daha iyi anlaşıp daha çok şey öğrenebilmek için, o günden sonra da Türkçe öğrenmeye karar verdim ve bu kadar öğrenebildim. Ama sizin gibi konuşabilmek için daha çok çalışmam lazım.”

Böyle güzel bir sohbetten sonra teyzeyle ayrılık vaktimiz gelmişti. Teyzenin evine dönmesi gerekiyormuş, onunla vedalaşıp ayrıldık.

O teyzeyle tanışmak bana çok şey öğretti. Ben hep küçük olduğum ve dinim hakkında çok fazla bir şey bilmediğim için üzülür ve kimseye dinimi anlatamadan Furkan gibi küçük yaşta bu dünyadan gitmekten korkardım. Ama anladım ki, başkalarına anlatmaktan önce yapmamız gereken şey dini yaşamakmış. Eğer gerçekten iyi birer müslüman olsak, yalan söylemesek, kimsenin arkasından konuşmasak, mızıkçılık yapmasak, kimseye bağırmasak, annemizi-babamızı üzmesek, cimri olmayıp herkesle her şeyimizi paylaşabilsek, namazlarımızı aksatmadan her gün Allah’ın huzuruna çıksak o minik kız gibi başkalarının müslüman olmasına vesile olabiliriz. Yeter ki samimi olalım, başkası görsün diye değil, sadece Allah’ı hoşnut etmek için yapalım. Böylece insanların hidayetine vesile olmak için büyümeyi beklemek zorunda kalmayalım.

Ha bu arada ilk fırsatta marketten oyuncak bir araba alacağım. Belki bir yabancı teyze de bizim evimize gelir. Bir de bugünkü derste karalarla kaplı kalbime nefes aldırmanın yolunu da öğrenmişken vakit kaybetmeden temizliğe başlayacağım. Artık inanıyorum ki, ben af dilersem Allah da affedip kalbimi kirlerden temizleyecek. Eğer şimdi temizlemezsem en ufak kirler bile yıllar sonra bana zarar verebilirmiş.

Neyse ki etrafımda beni seven, bana doğruları anlatan bir ailem var ve şu an herkese nasip olmayacak bir yerde, bir sürü nurlu insanla aynı safta namaz kılabiliyorum.

Bu arada annem akşam namazını beklerken Sızıntı dergisi okuyordu; bir aralık baktım gözleri yaşlı, ağladığını bana hisettirmemeye çalışıyor. Ama ben anlamaz mıyım annemin yüzündeki hüzün çizgilerini? Koştum yanına. Ne okuyorsa bana da anlatmasını istedim. Sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm için ben de size anlatacağım. Birgün bir tane doktor amca Konya’da çalışmaya başlayacakmış. Oraya ilk gittiği akşam, tren istasyonunun yanındaki bir evde misafir olarak kalmış. Yol yorgunluğundan ötürü artık yatmak istemiş ama ev sahibi ona kalacağı yeri gösterip yatmasını söylemediği için de o yorgun haliyle oturmak zorunda kalmış. Sonunda dayanamayıp evdeki yaşlı bir Hacıanne’ye sıkıla sıkıla ne zaman yatacaklarını sormuş. Teyze de “Son tren gece on birde geliyor, ondan sonra yatarız.” demiş. Doktor amca da, “Başka birisi daha mı gelecek, kimi bekliyorsunuz?” diye sormadan edememiş. İşte annemi ağlatan o teyzenin verdiği cevapmış; “Trenden burada kalacak yeri olmayan veya yolu bilmeyen biri iner de gece gece ışığı yanan bir ev göremezse sokakta kalır. Yabancı birisi geldiğinde kapısını çalabileceği, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.” demiş.

Ne kadar güzel değil mi? Sadece kendisi için yaşayanların çoğunlukta olduğu bir zamanda, başkalarının yatacağı yer için bile sancı çekip uykusuz kalan güzel insanlar da var bizim dünyamızda.

Sevgili Arkadaşlarım, sizin de buraya gelebilmeniz ve etrafına ışık saçan o insanlarla bir kerecik olsun beraber olabilmeniz için dua ediyorum. Kim bilir, belki birgün sizin de buralara yolunuz düşer. İşte o zaman bilin ki burada ışığı hiç sönmeyen bir bina var.

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂