Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Güneşle Saklambaç Oynayan Çiçekler

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Merhaba arkadaşlar!

Çikolatasız geçen bir haftadan sonra nihayet buralar eski haline döndü; ben de o yumuşacık ellerden günlük çikolatalarımı almaya yeniden başadım. Ayyüzlü hâlâ bir sürü ilaç içiyor ama geçen haftaya göre biraz daha sağlıklı görünüyor. Bu aralar, arkadaşlarıma ve öğretmenime özlemim iyice artmış olsa da, defterime kaydettiğim yeni notlarımı size aktaracak olmam hasretimi biraz hafifletiyor; çünkü, bunları yazarken herbirinizi ziyaret etmişim ve yanınızdaymışım gibi kendimi size yakın hissediyorum. Bu haftaki haberleri öğrenmek için sabırsızlandığınızı biliyorum ve sizi daha fazla meraklandırmadan hafta boyunca ilgimi çeken iki mevzuyu sizinle paylaşmak istiyorum.

Sarı Çiçekler

Artık, her sabah o gün neleri öğreneceğimin heyecanıyla dolu olarak uyanıyorum. Geçen gün yine aynı heyecanla etrafı seyrederken, misafir kaldığımız evin bahçesinde sapsarı çiçekler gördüm. Hepsi aynı yöne dönmüş, incecik dallarının üzerinde rüzgarla salınıyorlardı. O günün akşamında eve girerken bir de baktım ki, hepsi içine kapanmış, o canlılıklarından eser kalmamış. “Bir günlük ömürleri vardı herhalde!” diye düşündüm. Fakat birkaç gün sonra anladım ki, hava güneşli olunca açılıyor ve capcanlı renkleriyle “Talip, bak işte buradayız! :)” dercesine bana el sallıyor; hava bulutlu ya da karanlık olunca küsmüş veya canları sıkılmış gibi içlerine kapanıyor ve güzelliklerini paylaşmıyorlar.

Bu sarı çiçeklerle ilgili yaptığım keşif günlerinden birinde Ayyüzlü, açık sarı kıyafeti içinde, bazı mevzuları anlatıyordu. Bir insanın Allah’la irtibatından bahsederken, sözlerinin arasında sarı çiçeklerle ilgili öyle bir örnek verdi ki, o örnek çevreme nasıl bakmam ve olayları nasıl değerlendirmem gerektiğiyle alakalı bana da yol göstermiş oldu. Ayyüzlü, insanların Allah’a yönelmelerini, “güneşle saklambaç oynuyorlar” dediğim çiçeklerin haline benzetti. “İnsanlar, sarı çiçeklere benzerler. Allah’a yönelip dua, ibadet, tefekkür gibi vesilelerle O’nunla münasebete geçtiklerinde ve kalblerini Allah’a yönelttiklerinde; güneşten rengini alıp insanlara huzur veren çiçekler gibi, çevrelerini aydınlatır ve mutlu olurlar. Sarı çiçekler, güneşe bakmadıklarında, onu görmediklerinde, onunla bağlantıyı kestiklerinde nasıl kapanıp solarlarsa, duayı unutan, ibadetleri bırakan, her an Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olmayan insanlar da, mutsuzluk içinde kıvranır, çevrelerine zehir saçarlar.” dedi. O minicik çiçekler bile kendi halleriyle bize ders veriyorlarmış da biz farkında değilmişiz. Ayyüzlü’nün o sözlerini dinleyince hemen kendi durumumu gözden geçirdim; gerçekten de, ne zaman namazımı güzel bir şekilde kılsam, dua etsem, Kur’an okusam birden gönlüme bir ferahlık geliyor, içim içime sığmıyor, hiç kimse beni üzemiyor, hep başkalarına yardım etme arzusuyla doluyorum ve yapmak istediğim şeyler güzel sonuçlanıyor. Allah’ın özel koruması altındaymışım gibi çok rahat oluyorum. Öyle inanıyorum ki, Allah’a güvenip üzerimize düşen görevlerimizi eksiksiz yerine getirmeye çalışsak, bizim için bu dünyada huzursuzluk diye bir şey kalmayacak.

Bir de, bu sıralar Ayyüzlü dua konusunun üzerinde duruyor. İnsanların dua duygusunu kaybettiğinden, artık duanın gücüne çok güvenmediklerinden, o yüzden de duadan uzaklaştıklarından bahsediyor. Annemin bana öğrettiği bazı dualar vardı, her akşam önce onları okur, sonra yatardım. Bu aralar biraz duadan uzaklaştığımı farkettim Ayyüzlü konuşunca. Yoksa benim bu halimi gördüğünden, benim için mi söylüyordu bu sözleri? Çok utandım, inşallah anlamamıştır, diye dua ettim; fakat, bu sefer de Allah’tan utandım. Ayyüzlü’nün duadan uzaklaştığımı farketmesinden utanıyordum da nefes almamı, görmemi, düşünmemi ve yaşamamı sağlayan Allah’ın her anımı bildiğini, her halimi gördüğünü neden hep hatırda tutmuyor ve neden sürekli O’na el açmıyordum? İşte bu düşünceyle kıpkırmızı kesildim.

İçimde bu türlü bir hesaplaşma yaşarken Ayyüzlü dua etmemekten sanki bir hastalıkmış gibi bahsediyordu. Eli-ayağı sakat olanlar nasıl özel bir tedaviden geçirilip sağlıklarına kavuşuyorlarsa, dua duygusunu kaybedenlerin de özel bir tedaviye tabi tutulması gerektiğini söyledi. Duayı birkaç şeyle sınırlamamamız gerektiğiyle ilgili cümleleri olduğu gibi not alamadım ama söylediklerinden, dua ederken sadece kendimiz için bir kaç şey değil, herkes için, bir çok şeyi isteyebileceğimizi anladım. Hani bir çobandan et, süt, yün istersiniz, fazlasını isteseniz de çobanın gücü yetmez. Ama Padişah’tan padişaha yakışır şekilde, bütün memleketin işine yarayacak cömertlikte ihsanlar beklersiniz. Bizim dua ettiğimiz Zât, kainattaki gezegenleri evirip çeviren, bize akıl, el, dil, göz veren, bütün içimizden geçenleri bilen, ufacık karıncadan denizlerdeki balıklara, havadaki kuşlardan topraktaki bitkilere kadar bütün canlıların ihtiyaçlarını aynı anda karşılayan Allah’tır. Öyleyse O’na, O’nun şanına yakışır dualar etmemiz gerekiyor. Bunları dinledim ve anladım; öğrendim öğrenmesine de nasıl uygulayacağımı bilemiyorum. İnsan nasıl her an dua eder? Yatarken okuduğum duaların ve başım sıkışınca Allah’ın yardımını istemenin dışında başka dua bilmiyorum ki!

Her Zaman Dua

Işığı sönmeyen evden ayrılırken canım çok sıkılmıştı. Öğrendiğimi uygulamam gerektiğini biliyorum, yoksa sırtında yük taşıyanlardan farkım kalmaz, ama nasıl?.. Bu düşüncelerle kaldığımız eve doğru yürürken, arkadan bir el omuzuma dokununca sıçrayıverdim. Meğerse annemmiş, bana seslenmiş de onu duymamışım. Annem niye bu kadar dalgın olduğumu sordu. Ben de az önce size bahsettiğim endişelerimi anlattım. Her sıkıntımda yanımda bulduğum anacığım, bu sefer de beni yalnız bırakmayıp derdime derman olmaya çalıştı;

“Endişende haklısın oğlum, ama galiba bu endişende en çok bizim payımız var. Şu an anlıyorum ki biz sana dua konusunda iyi örnek olamamış ve dua hakkında ihtiyacın olan bilgiyi de vermemişiz. Allah bizi affetsin, inşallah ben bu eksiği telafi etmeye çalışacağım. Öncelikle bilmeni istediğim bir şey var; insanlar nasıl karınları acıkınca yemek yer, susayınca su içerler, aynen öyle de insan ruhunun da nefese, suya, gıdaya, vitamine, ilaca ihtiyacı var. Dua da bu vazgeçilmez ruh gıdalarından biri. Ömrünü duasız geçiren bir insan nefessiz kalmış gibi sürekli sancılanır, huzursuzlanır, başına gelen hadiselerin arka yüzünü anlayamaz ve bu yüzden de olaylar altında ezilir, boğulur.”

“Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sürekli dua okur muydu anneciğim?”

“Tabii ki. Yatarken, kalkarken, birşey yiyip içerken, elbiselerini giyerken, abdest alırken.. o kadar çok dua okurdu ki, dünyada dua ile bu kadar bütünleşen ikinci bir insan göstermek mümkün değildir. Attığı her adımında Allah Teâlâ’yı hatırlar, O’na sığınır, her şeyde O’nun rızasını görürdü Allah Rasulü.”

“Peki ben de her yaptığım işte dua etmek istesem, nasıl edeceğim?”

“Peygamber Efendimiz’in arkadaşları, hanımları, çocukları, O’nun yaptığı bütün hareketleri, duaları öğrenmiş ve Allah Rasulü’nü göremeyen Müslümanlar da öğrenip uygulayabilsinler diye hepsini tek tek anlatıp daha sonrasında da yazmışlar. Zaten en güzel dualar O’nun ve diğer peygamberlerin duaları, inşallah, kısmetse ben sana o duaların bir arada bulunduğu kitaptan alayım, manalarıyla beraber ezberleyelim, olur mu oğlum?”

İçim biraz ferahlamıştı, artık ben de doğru bir şekilde ve daha çok dua edebilecektim. Ama bir soru daha sormadan yapamadım;

“Anneciğim, ben duayı bir sıkıntının gitmesi için yapılırmış gibi anlıyorum. Peki Peygamberimiz her hareketinde nasıl dua etmiş?”

“Çoğumuzun yanlış öğrendiği bir konuda çok güzel bir soru oğlum. Dua sadece sıkıntı anlarında istenilen şeyler değildir. İnsan çok huzurlu olduğu zamanlarda, günaha girmemek için, dertlerle imtihan olmamak için, ibadetlerini aksatmadan yapmak için, dünyadaki güzelliklere kapılıp hesap vereceği günü, ölümü unutmamak için dua edebilir. Sabah kalktığında gününün hayırlı ve bereketli geçmesi için; akşam yatarken eğer uykuda ölecek olursa imanla Allah’ın huzuruna gidebilmek için; sokağa çıkarken bilerek veya bilmeyerek insanlara zarar vermemek ve başkaları tarafından da zarara uğramamak için dua eder. Bunların dışında insanın elindeki nimetler ve güzellikler için Allah’a şükretmesi de bir duadır; Peygamber Efendimiz’in adını duyunca sallallahu aleyhi ve sellem şeklinde salevat getirmesi de bir duadır; namazda okuduğu Fatiha Suresi de bir duadır. Bunlarla beraber insanın işlediği günahlardan ötürü af dilemesi ve Allah’ın rızasına ulaşma gayretleri de birer dua sayılır. O yüzden duayı birkaç cümleyle ve bazı zamanlarla sınırlamamak gerekir.”

“Anne bazen duaların kabul olmayacağı düşüncesi beni duadan alıkoyuyor. O zaman ne yapmalıyım?”

“Canım oğlum, Allah-u Teâlâ Hazretleri ‘Dua edin duanıza cevap vereyim.’ buyuruyor. Allah söz verdiyse bunda şüphe etmek hatadır. Ama bazen çok acele edip duamızın hemen, olduğu gibi kabul edilmesini istiyoruz. Bunu bulamayınca da duamız kabul olmuyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz. Halbuki bizim için en hayırlı olanı bilen, geçmişi geleceği gören Rabbimiz, bazı istediklerimiz bize zararlı olduğundan onları değil de daha güzel ve hayırlı olanı lutfediyor. Hani doktora giden bir çocuk, doktorun odasındaki ilaçları şeker zannedip isterse, doktor zararlı olduğu için çocuğa istediği o ilaçları değil de başka şeker-çikolata verir ya; Allah da bizi mutlaka işitir, seslenişimize cevap verir; bazen istediğimizin aynısını bazen de daha başka bazı şeyleri lutfeder. O yüzden duanın boşa gitmesi diye bir şey yok. Eğer, duan beklediğin süre içerisinde ve aynen kabul edilmediyse, mutlaka ya ondan daha hayırlısını bu dünyada ya da kat kat fazlasını ahirette bulursun. Ama hiçbir duan ziyan olmaz. Bu da Allah’a güvenen her kulun inanması gereken bir şeydir.”

Allahım Ümmet-i Muhammed’ e Acı!..

“Anneciğim son bir soru kaldı aklımda, müsaade edersen onu da sorup bitireceğim. Ayyüzlü bizim dualarımızda ümmet-i Muhammed için dua etmemizi söyledi. Ümmet ne demek?”

“Ümmet-i Muhammed, Peygamber Efendimiz’e iman etmiş bütün insanlar demektir. Bu konuyla alakalı, bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Sahabe Efendilerimiz’e; “Temiz ağızla dua edin” buyuruyor. Onlar, “Temiz ağızla dua ne demektir?” diye sorunca Peygamberimiz de, “Sizden birinin, bir kardeşi hakkında onun haberi yokken yaptığı duadır. O kabul edilen duadır.” buyurmuşlardır. Bir insan, mü’min kardeşi için dua edince melekler de onun için “Allah bir mislini de sana versin” şeklinde dua ederlermiş. Ne kadar kârlı değil mi? Hem kardeşine dua ederek en güzel hediyeyi vermiş oluyorsun hem de melekler senin için dua ettiğinden sen de kazanıyorsun.”

Annem, hoşuma giden bir soruyla sözlerine devam etti: “Geçen gün baban, başkaları için dua etmenin insanı Allah katında ne kadar yücelttiğiyle alakalı bir hikaye anlattı; ben de sana anlatayım mı?”

Bütün çocuklar gibi ben de çok seviyorum hikaye dinlemeyi ve okumayı. Halimden ne kadar sabırsızlandığım belli oluyordu herhalde ki daha cevap vermeden annem hikayeyi anlatmaya başladı;

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri kendi zamanındaki Allah’ın en sevgili ve duası makbul olan kulunu tanımak ve onun duasını almak için günlerce Allah’a yalvarmış. Rüyasında Demirci Ahmet Efendi adında birisi gösterilmiş. O da kalkıp Demirci’yi aramış, bulmuş ve birkaç gün uzaktan seyretmiş. Sonunda yanına gidip ne yapıp da Allah’ın özel kullarından olmayı başardığını sormuş. O da;

“Ne özel kulu, ben sıradan bir müslümanım. Namazımı kılar, dükkanımı açar, demir dövmek için ateşi yakar, akşama kadar demire şekil vermeye çalışırım. Ateşin karşısında durdukça da bazen alevler gözümde büyür ve Cehennem aklıma gelir. Daha sonra da namaz kılmayan eşim, açık giyinen kızım, camiye gitmeyen oğlum ve günah bataklığına batmış bütün insanlar gözümde canlanır ve onları Cehennem alevleri içinde yanarken görürüm, sonra da başlarım onlar için dua etmeye. ‘Allahümmerham ümmete Muhammedin- Allahım Hazreti Muhammedin’in ümmetine acı, merhamet et onlara.’ derim. Ağlayarak defalarca bu duayı tekrar ederken kendimden geçerim. Kendime geldiğim zaman da bir bakarım ki şekil vermeye çalıştığım demirin erimeye yüz tutmuş sıcak tarafını elime almışım, kızgın demiri avuçlamışım ama ben acı duymuyorum ve hiç farkında değilim. Ümmetin acısı bana onu hissettirmez.”

Bunları duyan Cüneydi Bağdadi Hazretleri gözlerinden yaşlar süzüle süzüle der ki, “İşte şimdi senin neden bu devrin en büyüğü olduğunu anladım. Biz dua ederken “bana bana” deyip kendimizi düşünüyoruz; sen ise, “ümmetim” diye ağlayan Peygamberimiz gibi bütün insanlığın dertleriyle iki büklüm oluyorsun.”

Tamam arkadaşlar, sözü daha fazla uzatmayacağım. Dua etmek için sabırsızlandığınızı görüyor gibiyim. Ben söylediğim için değil, Ayyüzlü “Ne olur bana duada yardımcı olun” dediği için dua etmenizi ben de çok istiyorum. Artık dua ederken hepinizi hayalimde canlandırıyor ve “Allahım ben ne istiyorsam bu yazımı okuyan, benimle beraber dua hisleriyle dolan bütün kardeşlerim için de istiyorum” diyor, anne ve babalarımızı, abla ve abilerimizi de dualarıma dahil ediyorum.

Dualarınıza vesile olması ümidiyle…

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂