Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Eğer yalanım varsa…

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Geçtiğimiz hafta Din Kültürü öğretmenimiz sınıfa gelip her zamanki gibi bize selam verdikten sonra masasının başına geçti. Sınıf yoklaması bitince de tahtaya o günkü dersimizin konusunu yazdı; “Doğruluk ve Yalan”.. sonra bize dönüp, bu kelimelerin ne anlama geldiğini, onlar hakkında ne bildiğimizi sordu. Hepimiz yalanın kötü, doğruluğun da güzel olduğunu biliyorduk.

Bize hiç yalan söyleyip söylemediğimizi sordu. Herkes gibi ben de düşündüm; bazı zor durumlardan sıyrılmak için başvurduğum yalanlar geldi aklıma. Fakat, herkesin içinde onları anlatmak istemedim ve “ben yalancı değilim, öğretmenim” dedim. Aslında bu cümlem de tam bir yalandı. Bazı arkadaşlarım daha önceki bazı yalanlarından örnekler verdiler; öğretmenimiz de onlara doğru konuşmadıkları zaman ne hissettiklerini sordu. O an belki hepimiz aynı şeyleri düşünüyorduk: Zor durumda kalınca sanki en uygun olan şey yalan söylemekmiş gibi geliyordu bize, ama sonradan o yalanın kalbimizde bir yılana dönüştüğünü ve orada büyüyüp yuva yaparak bizi içten içe kemirdiğini farkedemiyorduk.

Öğretmenimiz Allah’ın yalancıları sevmediğini belirttikten sonra şöyle devam etti:

“Doğruluk, yalan ve ikiyüzlülükten uzak durmak demektir. Allah’a imandan sonra dinimizin en çok önem verdiği şeylerden biri doğruluk-dürüstlüktür. Bakın çocuklar, Allah bizim her yaptığımızı, içimizden geçirdiklerimizi, gizli bıraktığımız veya açığa vurduğumuz niyetlerimizi, yani her şeyimizi ama her şeyimizi bilir.

Bir düşünün, Allah’ın en çok sevdikleri kimlerdir? Peygamberler değil mi? Peki peygamberler hiç yalan söylemişler mi? Tabii ki hayır! Peygamberimizin lakabını biliyor musunuz? Hepiniz birden “emin” diye bağırmak istiyorsunuz zannediyorum. Öyleyse, “emin” ne demektir? Hep doğru konuşan, kendisine güvenilen, kimseyi aldatmayan, gizli veya açık hiçbir zaman insanların zararına planlar yapmayan, verdiği sözde duran demektir değil mi? İşte Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de ömür boyu doğruluktan hiç ayrılmamış ve dost-düşman herkese güven vermiştir. Peygamberimiz’in düşmanları ona her türlü hakarette bulunmuş ama hiç ‘yalancı’ diyememişlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, ne çocukken, ne büyüdüğünde, ne başı derde girdiğinde, ne de rahat içindeyken asla doğruluktan ayrılmamıştır. Ayrıca, o bize doğruluğun sadece dille olmayacağını, sözleri niyet ve davranışlarla da desteklemek gerektiğini ve Allah’ın razı olduğu şekilde hareket etmenin lüzumunu öğretmiştir.

Düşünün bakalım; b ir arkadaşınız size söz verse ve sözünde durmasa, dürüst davranmasa ve siz de bunu bilseniz onu sever misiniz? Güzel şeylerinizi onunla paylaşmak ister misiniz? O arkadaşınız güzel şeyleri hak eder mi, başkaları tarafından sevilir mi?”

Biz hep bir ağızdan “hayır” dedik. Öğretmenimiz devam etti;

“Allah’ı seviyor muyuz? Allah’ın da bizi sevmesini ve Cennetine almasını istiyor muyuz?”

Bu sefer de hep birlikte “evet” diye bağırdık.

Öğretmenimiz; “Biz yalan söylersek Allah bizden memnun olur mu? Eğer Allah’ı sevdiğimizi zannediyor ama O’nu razı etmeye çalışmıyorsak O’nu gerçekten sevmiş oluyor muyuz? Gelin beraber Kur’an-ı Kerim’e, Peygamberimiz’in hayatına bakalım.” dedi; her ders yanında getirdiği Kur’an-ı Kerim’den bir sayfa açtı ve bir ayet okudu:

“Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa bilsin ki Allah, sakınanları sever. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”

Öğretmenimiz Peygamberimizin sözlerinden de örnekler verdi; Efendimiz demiş ki: “Müminde her özellik bulunabilir, yalnız yalan ve ihanet bulunamaz. Bir kimse namaz da kılsa, oruç da tutsa ve kendisini mü’min de sansa, eğer yalan söylüyorsa, verdiği sözü yerine getirmiyorsa, emaneti suistimal ediyorsa onda münafıklık alameti vardır." Bu işleri yapanlara ahirette, Peygamberimiz kefil olmayacakmış. O zaman anladım ki, yalan öyle dilde olup biten, küçük, sıradan birşey değilmiş. Ben tam bunu düşünürken öğretmenimiz, “Bu konuda bildiğiniz veya duyduğunuz bir şey var mı?” diye sordu.

Annesi öğretmen olan Ahmet ayağa kalktı ve şöyle dedi: “Annem, günahların tek başına insanın kalbinde yaşamak istemediğini ve muhakkak insana başka günahlar daha işlettirip kendisine yeni günah arkadaşları edindiğini anlatmıştı öğretmenim. Eğer yalan da bir günahsa, o da yalnız kalmamak için insana başka yalanlar söylettirecektir. Bir de annem günahların kalbde kara bir leke olduğunu ve kalbi karardıkça insanın artık günahtan utanmaz, korkmaz olduğunu bu yüzden de günahın en küçüğünden bile uzak durmamız gerektiğini söylemişti.” Öğretmenimiz yüzünde bir gülümsemeyle Ahmet’in sözlerini tasdik etti:

“Evet Ahmet, annen çok doğru şeylerden bahsetmiş. Hani kötü bir koku tüm odaya yayılır ya, yalan da girdiği yeri kendisi gibi kötü yapar. Toplumun huzurunu kaçırır, insanları birbirine düşürür.

Peygamber Efendimizin şu sözünü duymuş muydunuz? "Müslüman elinden ve dilinden diğer müslümanların emniyette olduğu, zarar görmediği kimsedir." Anladınız değil mi? Müslüman ne eliyle ne diliyle ne de fikriyle müslüman kardeşlerine zarar vermez. O emin bir insandır. Bir şeyi ödünç aldığında veya ona bir şey emanet edildiğinde hiç zarar vermeden sahibine ulaştırır. Söz verdiyse sözünü aynen yerine getirir. “Saat beşte geleceğim” dediyse bir dakika bile zamanını geçirmeden tam vaktinde orada olmaya çalışır. Kimsenin eşyasını izinsiz almaz. Bunları yaparken de sadece Allah memnun olsun, Allah onu daha çok sevsin diye yapar. Öğretmeni kızmasın diye, arkadaşları kötü düşünmesin ya da onu sevsinler diye değil… Peki insan kötü olduğunu bile bile neden yalana başvurur?”

En önce ben parmak kaldırdığım için öğretmen bana izin verdi; “Bir çocuk kötü bir şey yapmışsa ve dayak yemekten korkuyorsa, karşısındaki kişi üzülecekse, başta söz vermişse ama sonradan pişman olmuşsa yalana başvurabilir öğretmenim. Hem bir filmde seyretmiştim, adam doğruyu söylerse onu öldüreceklerdi.”

Sınıfımızda yemek yemeyi çok seven Şükrü sözümü kesip atladı “Öğretmenim annem çok kilo alıyorum diye akşamları bana bir şey yedirmiyor. Ben de geceleri açlıktan uyuyamıyorum. Kalkıp gizlice dolaptan yemekleri çıkartıp yiyorum. Tabi annem yemeğin azaldığını anlayınca sabah bana soruyor sen mi yedin diye. Ben de mecburen “hayır” diyorum. Çünkü doğruyu itiraf etsem bu sefer de akşam yemek yediğim için kahvaltıda ekmek vermiyor. Açlıktan öleyim mi öğretmenim?” Bütün sınıf gülmeye başladı. Öğretmenimiz sınıfı susturup cevap verdi:

“Yüce Allah bize Kur’an-ı Kerim’de: ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin.’ buyuruyor. Eğer biz başkalarından değil de Allah’tan korkar ve ne pahasına olursa olsun doğru olursak işlerimizi düzelteceğini va’dediyor. Allah hiç sözünden cayar mı? Bununla ilgili bize örnek bir hikaye anlatabilecek birisi var mı içinizde?”

Sınıfımızın en çalışkanı Ömer hikayeleri çok seviyordu. Bildiği bir tane hikaye varmış, bize anlatmak istedi.

“Öğretmenim ben bu olayı dedemden dinledim. Adını tam hatırlayamıyorum ama Abdullah Geyik gibi bir şeydi galiba çok büyük birisi varmış. Dokuz yaşında iken annesinden izin alıp uzak bir yerdeki bir okula gitmiş. Giderken annesi oğlunun beline kırk altın bağlamış sonra da:

“Oğlum sakın ne olursa olsun yalan söyleme” diye nasihat etmiş. Abdullah da bir sürü büyük insanla okulun olduğu yere giderken eşkıya denilen kötü adamlar yollarını kesmiş. İnsanların bütün paralarını zorla almışlar. Tam gidecekleri zaman, eşkıyanın biri dalga geçmek için çocuk olan Abdullah’a:

“Senin neyin var?” diye sormuş. O da hiç korkmadan:

“Belimde kırk tane altınım var.” demiş. Soyguncular çocuğun öyle söylemesine çok şaşırmışlar. Çocuk haber vermese kimse altınları bulamayacakmış. Çete reisi:

“Evladım biz seni aramayacaktık. Sen niye bende altın var dedin ve başını derde soktun?” dediğinde küçük çocuk:

“Ben Allah’a ve anneme hiç yalan söylemeyeceğime söz vermiştim. Ben yalan söylemem, Allah’tan korkarım!” demiş. Bu kadar küçük bir çocuktan bunu duyan soyguncular çok utanmışlar; bir daha aynı günahı işlemeyeceklerine söz verip Allah’a tevbe etmiş ve herkese paralarını geri vermişler. Tam hatırlamıyorum öğretmenim ama buna benzer bir şeydi.”

“Teşekkür ediyoruz Ömer. Hadiseyi aşağı yukarı doğru anlattın ama isimde biraz farklılık olmuş. Abdullah Geyik değil, Abdülkadir Geylânî olacaktı. Görüyorsunuz değil mi? Doğruluktan ayrılmayıp Allah’a güvenirsek, Allah işlerimizi düzeltmekle kalmıyor, başkalarına da iyi örnek olup kötülüklerini bıraktırmamıza bile yardımcı oluyor.”

“Öğretmenim, ama benim ninem hep bir şeye kızınca “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!” deyip durur. Doğruluk böyle güzel bir şeyse neden doğruyu anlatan kovuluyor?”

“Çok önemli bir şey sordun Zehra. Doğruyu söylemek çok güzeldir ama bir o kadar da zordur. Çünkü bazen insanlar doğru olan şeyi duymak istemiyorlar, kendileri de çok kolayca yalan söyleyebildikleri için başkalarının doğru sözlerini kaldıramıyorlar. Allah bize özü-sözü doğru kişilerle beraber olmamızı emrediyor. Demek ki arkadaşlarımızın kimler olduğu çok önemli! Allah, dürüst ve güvenilir olmamız ve sürekli günah işleyen kimselerden uzak durmamız için dua etmeyi öğretiyor. Beş vakit namazımızda Fatiha suresini okutarak, "İhdinessırata’l-müstekîm" “Allah’ım, bizi doğru yola ilet” diye dua etmemizi istiyor. Bizim de emin kimseler olmamız için, gayrete ve Allah’ın yardımına ihtiyacımız var.”

Ders artık bitmek üzereydi ve Allah’ın, yalancıları sevmediğini öğrenince çok üzüldüm ve çok korktum. Çünkü, daha önce bir sürü yalanım vardı. Hatta dersin başında “Ben hiç yalan söylemem” deyişim de yalandı. Artık Allah beni sevmeyecek diye az daha ağlayacaktım.

Acaba Allah’ın beni tekrar sevmesi için bir şey yapamaz mıyım diye öğretmene sormaya karar verdim. Öğretmenimiz sorumdan çok memnun oldu. Eğer bir daha yalana başvurmamaya söz verir ve Allah’tan özür dileyip tevbe edersem Allah beni eskisinden bile çok sevebilirmiş. Öğretmenimiz bütün hatalar için bunun geçerli olduğunu anlattı. Sonrasında bize ödev verip dersi bitirdi. Hepimiz doğrulukla ilgili birer hikaye yazıp öğretmenimize gösterecektik. Ben de Ömerle Zeynep’ten kalma hikaye kitaplarından birinde işte şunu buldum:

Zalim bir vali varmış. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri’ni yakalatmak istemiş. O da bir zamanlar ders verdiği Habib adındaki öğrencisinin kulübesine gidip saklanmış. Valinin adamları gelmiş ve hışımla:

-Hasan Basri’yi gördün mü? diye sormuşlar. O gayet sakin:

-Evet, demiş.

-Nerede?

-İşte şu kulübemde…

Adamlar kulübeye dalmış, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri’ni bulamamışlar. Dışarı çıkınca Habib’i tehdit edip:

-Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? demişler. O cevap vermiş:

-Ben yalan söylemedim. Siz göremedinizse, benim suçum ne?

Tekrar girip aramışlar, fakat bulamamışlar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:

-Ey Habib! Biliyorum ki Rabb’im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? demiş. Habib mahcub bir şekilde:

-Hocam! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru sözlülüğümüzdendir. Çünkü, ben hiç yalan söylemem ve bilirim ki, doğruların yardımcısı Allah’tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, demiş.

İşte böyle arkadaşlar…

Tamam, acele etmeyin; biliyorum bir iki mısra da şiir beklediğinizi…

Ama doğru söyleyin, merak ettiniz değil mi bu haftaki nasibinizi..

Bir duayla sözlerimi bitirirken dilerim, unutmazsınız bu kardeşinizi..

Her yalan aslında tam bir “Yılan”,

Sinsice kalbimizi ısıran,

Kıskanıp sevabımızı çalan,

Onu en çok kullanansa Şeytan…

Dürüst olanı Allah da sever halk da

Sen sen ol Şeytanın oyununa kanma

İslam ile yalan bir arada durmaz

Dilimizi ondan koru yâ Rabbena

Arkadaşınız Talip 🙂