Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Bir Demet Yıldız

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Sevgili Arkadaşlar,

Peygamber Efendimiz’e vahyedilen ilk ayetin ‘Oku!’ emri ile başladığını öğrenince çok etkilenmiş ve okumanın Allah katında ne kadar önemli olduğunu düşünmüştüm. Zamanla, çok kitap okuyan insanların diğerlerinden hemen ayırt edilebildiğini görmüş ve onların adeta bir meşale gibi etraflarına hep ışık saçtıklarına şahit olmuştum. Mevlana Hazretleri’nin, “Yeni bir şey öğrenmeden geçirdiğim bir günde, benim için güneşin doğmasında bir hayır yoktur.” dediğini işitince, güneşin doğmasının bana hayır getirmediği nice günler geçirdiğimi büyük bir üzüntüyle farketmiştim. Hele Ayyüzlü’nün, “Bir Kur’an meali bile okumadan Kur’an talebesi olduğunu iddia eden zavallılar var.” sitemini dinleyince kitaplara karşı yabancı oluşumun mahçubiyetini çok derinden duymuştum. Zaten, o günden sonra yavaş yavaş kitaplarla arkadaş olmaya başlamıştım. Artık her akşam yatarken gün boyunca ne öğrendiğimi kendime sormaya ve geçip giden zamanın benim için hayırlı olup olmadığının muhasebesini yapmaya alışmıştım.

Bir süre düzenli olarak kitap okuduktan sonra, hayatımın bambaşka bir renge büründüğü hissine kapılmıştım. Uzaktan da olsa ilk kez tattığım o renkliliği ve canlılığı kaybetmemek için de her gün başka başka kitaplarla tanışmaya ya da hiç olmazsa çok kitap okuyan büyüklerimden faydalı bilgiler öğrenmeye özen gösterir hale gelmiştim.

Geçen hafta hastaydım ve Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle, güneş yine bana hayır getirmeyecek günlerin üzerine doğuyor gibiydi. Battaniyelere sarılmış bir halde uyumaya çalışırken, dışarıdan çok sevdiğim o yumuşak sesi işittim; “Talip Rıza hastalanmış diye duydum da onun için geldim.” Bu sesin sahibi, Kur’an Hocamdı. Düşünebiliyor musunuz, Ayyüzlü’nün yanında kalan bu abi sadece beni ziyaret etmek için evimize kadar gelmişti. Gelişiyle de bana hastalığımı unutturmuş ve içimi tarif edilmez bir heyecanla doldurmuştu. O kadar ki, doğrulayım derken o telaşla battaniyeleri her tarafıma dolamış ve onu karşılamak için ayağa bile kalkamamıştım.

Güzel Bir Hediye

Kur’an Hocam, sadece yüzünde o sıcak tebessümle gelmedi, aynı zamanda bana yatarken vaktimi değerlendirebilmem için bir kitap da getirdi. Odamdan içeri girer girmez, “Taze fırından çıkmış bu kitabı sıcak sıcak okursan, inşaallah, dertlerine deva olur” diyerek bordo kaplı kitabı yatağımın başucuna bırakıp yanıma oturdu. Sağlığımı sorup beraber ders yapmayı özlediğini ifade ettikten sonra getirdiği kitabı işaret ederek okumanın önemi üzerinde durdu ve yine her zamanki gibi çok güzel bilgiler verdi.

Daha çok okuyup kelime bilgimi arttırmam gerektiğini, bu sayede zihnimin daha iyi işleyeceğini, şahsiyetimin daha çok renkleneceğini, konuşma kabiliyetimin gelişeceğini ve çevremde daha çok sevilen, sayılan bir kişi olacağımı uzun uzun anlattı. Okuyacağım kitaplar hususunda seçiçi olmam gerektiğini de söylemeyi ihmal etmedi:

“Özellikle yetişme çağında olan çocuklar ve gençler kendilerine bazı örnek insanlar seçiyorlar. Bu örnekler, kimi zaman kitaplardaki kahramanlar, kimi zaman da televizyondaki meşhur kişiler olabiliyor. Bu sebeple okunan ve izlenen şeylere çok dikkat edilmesi gerekir. Aksi takdirde, yanlış kimseler örnek alınabilir; dolayısıyla, onlara benzemeye çalışan gençler topluma faydalı olacakları yerde zararlı birer insan durumuna düşebilirler.” dedi.

Çok sevdiğim bu misafirim, ayrılmak için kalkacağı sırada, sözlerine şunları da ilave etti: “Ayyüzlü bir sohbetinde kendi gönlünde İslamî heyecan uyandıran kitaplardan bahsederken, ‘Sahabe-i Kiram efendilerimizin hayatı bende hep heyecan uyarmıştır. Bana göre onlar, ufuk insanlardır ve onları yakalamak, gerçek kamil insanlığa ulaşmaktır.’ demişti. Ayyüzlü’nün saydığı kitaplar arasında sahabelerle ve daha sonraki devirlerde yaşayan Allah dostlarıyla ilgili kitaplar da vardı. Bunların içindeki bilgilerin hayal ürünü olmadığını, hepsi yaşanmış hadiseler olduğu için, okuyanlar üzerinde ciddi tesirler bıraktığını söylemişti. İşte benim sana getirdiğim kitap da ilk Müslüman olan dört Sahabe hakkında. Çok güzel bir dille kaleme alınmış. Zevkle okuyacağını sanıyorum. Bitirdiğin zaman en çok hoşuna giden yerleri öğrenmeyi arzu ederim.” diyerek müsaade isteyip gitti.

Kur’an hocam, evimizin önünden ayrılır ayrılmaz onun getirdiği kitabı elime aldım ve merakla okumaya başladım. Kitabın kapağında “Bir Demet Yıldız: En Öndekiler” yazılıydı. Daha ilk sayfalarını okur okumaz kitabın o enfes havasına kendimi kaptırmıştım; sanki gerçekten ağrılarım dinmişti; sanki gerçekten Hazreti Hatice bana şifa duası okumuştu. Adeta Hayber günü Hazreti Ali’nin gözlerine fer olan Allah Rasûlü’nün eli benim de alnımda gezinmişti.. ve adeta Hazreti Zeyd’in kolunu kaldırıp onun Peygamber hanesinin bir ferdi gibi olduğunu işaret eden aynı el, bana da uzanmıştı. Kitapta anlatılan insanlar o kadar özel, onların hatıraları o denli tatlı ve hikaye edişteki üslup öylesine güzeldi ki, hep bu duygularla sayfaları çevirdim ve o günden sonra da şu ana kadar onu hiç başucumdan ayırmadım.

Önceleri sahabiler hakkında kitap istediğimde, babam, kaynak kitapların hepsinin Arapça olduğunu, onları ancak Arapça’yı öğrenince okuyabileceğimi, şimdilik bazı ansiklopedilerdeki kısa bilgilere razı olmam gerektiğini söylerdi. Meğerse artık bizim gibileri düşünen birkaç amca “Akademi Araştırma Heyeti” adı altında bir araya gelip o eserlerdeki bilgileri bizim anlayabileceğimiz bir şekle dönüştürerek birer birer yayınlayacaklarmış. Kitabın bendeki baskısı 440 sayfa olsa da, bunları ayrı bölümler halinde ve daha küçük ebatta da neşredeceklermiş.

Sevgili Arkadaşlarım,

Bu kitabı okumanızı ne kadar çok istiyorum bir bilseniz. Keşke hem siz okusanız hem de sevdiklerinize tavsiye etseniz. Aslında, kitabın özetini yapmayı bile geçirdim aklımdan ama o güzel üslubu koruyamayacağımdan korktum. Bundan dolayı, üç kısa bölümü sizinle paylaşarak, dudaklarınıza bir parmak bal çalmakla yetineceğim:

Her Güzelliğe Erken Uyanan Kadın

Hazreti Hatice ilklerin de ilkiydi. İlk yârân, ilk zevce, ilk göz ağrısı ve Hira’daki vuslatın hemen akabinde iman eden ilk şahıstı; Cebrâil’in öğrettiği ilk abdesti O’ndan alıp Efendimiz’le ilk defa namaz kılan da o idi. Cibril gelip de abdest ve namazı talim edince, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ilk olarak kerime zevcesinin yanına gelmiş ve Zemzem’in başına gelerek buradan abdest alıp ilk defa beraberce namaz kılmışlardı. Efendimiz’e ilk defa cemaat olan da yine o idi. Hatice’nin anlamı da zaten ‘erken doğan’ demekti.

Rasûlullah’a Kardeş Olan Yiğit

Allah Rasûlü, Medine’ye gelince, her bir Muhaciri, Medine’li bir Ensarla kardeş ilan ediyordu. Teker teker herkesi eşleştirmiş ama geride Ali’ye kardeş olacak bir Medine’li kalmamıştı. Çok üzüldü ve bu üzüntüsünü dile getirdi hemen Allah Rasûlü’nün huzurunda. Delikanlı Ali, hicretin kahramanı Haydar-ı Kerrar, çocuklar gibi mahzun, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir taraftan da Allah Rasûlü’ne naz makamında sitem ediyor;

“Herkesi kardeş ilan ettin, ama benim kardeşim olmadı” diyordu.

Meğer o ne saadet ki, onun kardeşi, İnsanlığın en Emini, Allah’ın da Rasûlü olacaktı. Önce teselli etti O’nu.. elini omzuna koydu ve kucakladı önce… Ardından da herkesin huzurunda bu gerçeği şu cümlelerle ilân ediverdi;

“Dünya ve âhirette senin kardeşin, Ben’im yâ Ali..!”

Bütün üzüntüleri anında yok olmuş ve artık Ali, herkesin gıpta ile baktığı birisi haline gelmişti. Nasıl olmasın ki O, bir sürü meziyeti yanında aynı zamanda artık Rasûlullah’ın kardeşiydi.

Kölelikten Gerçek Hürriyete

Bir gün yepyeni bir haberle gelmişti Muhammedü’l-Emin. İnerken Hira’dan, dağ-taş, kurt-kuş, ot ve ağaç, karşılaştığı her şey, Kendisine selam veriyordu. Artık, Rasûlullah’tı O (sallallahu aleyhi ve sellem). Bekleyen gözlere nur yağmıştı, beklentilerinin boşa çıkmadığını müşahede etmenin sürûrunu yaşıyorlardı.

Artık sema ile yeryüzü arasında bir vuslat başlamış ve her gün yeni bir vahiy geliyordu. Her şeyin orjinal olduğu bu ilk günlerde O da, ilkler arasındaki müstesna yerini alacak ve Rasûlullah’ın kerime zevcesi ve ilk hanımefendisi Hatice’nin hemen akabinde İslam’a teslim olacaktı.

Efendisi’nin yanına girmişti bir gün; evet, bir değişim vardı. Ne Muhammedü’l-Emin’i ne de hanımefendisi Hatice’yi, daha önce böyle görmemişti; önde Efendiler Efendisi ve arkasında da kerime zevcesi Hazreti Hatice ayakta duruyor ve o güne kadar hiç duymadığı şeyler söylüyordu. Bir müddet bekledi öylece. Rükû ve secdelerine şahit oldu, şaşkın bakışlarıyla…

Namazlarını bitirir, bitirmez de, yaptıklarının ne olduğunu sordu Allah’ın Rasûlü’ne… Artık vakit gelmişti; karşısına aldı Zeyd’i ve şefkat dolu bir baba sıcaklığıyla anlattı olanları bir bir… Ardından, Kur’an ayetlerinden bazılarını okudu Zeyd’e ve imana davet etti O’nu…

Efendisi bir talepte bulunur da Zeyd onu yapmaz mıydı hiç!? O’nun için anne ve babasıyla yaşamayı bir kenara koymuş, vahiy öncesindeki haline imrenerek O’nun sevdalısı olmuştu. Şimdi ise, hayatına yön veren ve dünya ile birlikte ölüm sonrasını da saadete çeviren bir davetle karşı karşıyaydı. En önemlisi de, bu daveti yapan, gönlünün gülü Allah’ın Rasûlü’ydü… Hemen Hazreti Ali’nin ardından katılıverdi O da iman kervanına… Artık O, insanları Allah davasına çağırmada Hazreti Ali ile birlikte Efendiler Efendisi’nin en sâdık yârânı olmuştu. Hazreti Hatice’nin yaptığı yemeklere insanları onlar davet ediyor, yemeğin hemen arkasından da Allah Rasûlü, gelenleri Allah’a davet ediyordu. Bu sıralarda Zeyd, otuz dört yaşındaydı.

****

Evet arkadaşlar,

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; onlardan hangisinin izinde giderseniz gidiniz, mutlaka hidayeti bulur, doğru yolda ilerlemiş olur ve kurtuluşa erersiniz.” buyurmuştur. Onlardan birinin izinde olmak için önce onları bilmek ve tanımak gereklidir değil mi?

Yıldızların ardında hep beraber yıldızlaşmamız duasıyla…

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂