Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Beraat Kararı ve Vuslat Zamanı

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Sevgili Arkadaşlar,

Geçen Cuma gecesi anne-babamla beraber Şubat Soğuğu dizisini seyrettik. Hem yaşım küçük olduğundan hem de uzun süredir Türkiye’den ayrı kaldığımdan dolayı bazı olayları ve dizideki kahramanların gerçek hayatta kimleri temsil ettiklerini anlamakta zorlandım. Sevgili anneciğim ve muhterem babacığım hemen her sahneyi bazen ağlayarak, kâh oturup kâh kalkarak, kimi zaman tebessüm ederek ama baştan sona büyük bir heyecanla izlediler. Ben meseleleri kavramaya çalışırken işin özünü kaçırdıysam da, bir sahneye takılıp kaldım. Çünkü, bana üç-beş gün önceki kendi halimi hatırlattı.

O sahneyi siz de hatırlarsınız zannediyorum: Tahir Mutlu’nun mahkemesi sona ereceği sırada, salonun dışında da pek çok insan merakla beklemektedir. Çok geçmeden kapı açılır. Yaşı küçük ama aklı büyük olan, hiç karşılaşmış olmasam da çok sevimli bulduğum, kendime çok yakın hissettiğim ve hemen hemen aynı yaşta olduğumuz için de kendisine karşı daha derin bir sevgiyle dolduğum Esad gözleri dolu ama çok mutlu bir edayla mahkeme salonundan koşarak çıkar. Esad’ın çehresinden, gözyaşıyla ıslanmış ama gülen yüzünde bahar çiçekleri açmışçasına, tebessümler yayılmaktadır etrafa… Kapıyı hızla açıp birkaç adım ilerledikten sonra daha fazla dayanamaz ve bağırmaya başlar: “Tahir amca kurtuldu.. Tahir amca kurtuldu!”

İşte, bu sahnede ağladım ben; bu sahneyi çok iyi anladım, kendimi seyrettim Esad’ın halinde. Neden mi?

Birkaç gün önce gece yarısı bir ağlama sesiyle uyandım. Babam karanlıkta başını secdeye koymuş ağlıyordu. Ne dediğini anlamaya çalıştım; gizlice onu dinledim. Hıçkırıklara karışmış cümleleri içli bir niyaz olarak dergah-ı ilahiye yükseliyordu. Belli ki çok doluydu, belli ki mum tahtaya dayanmıştı. “Allahım ne olur, bahtına düştük. Senden başka kimse bize merhamet etmez. Rahmetten uzak kimselerin insafına bırakma bizi. Rabbim, herkes biliyor ki, bizim Hocamız dünyanın en masum insanlarından biridir. Fakat, bugün bir kere daha onun adı mücrim olarak zikredilecek. O milletin vicdanında çoktan beraat etmiş bir insandır. Hem asıl beraat en büyük mahkemede, Senin huzurunda alınacak olan ebedî kurtuluş fermanıdır. Bunu idrak etmekle beraber, meselelere uzaktan bakan insanların daha fazla aldatılmasına fırsat vermemeni diliyor ve Hocam için beraat istiyorum. Estağfirullah ya Rabbi, Hocam için değil, diyalog için, hoşgörü için, barış ve kardeşlik için ve koca bir dava için beraat dileniyorum. Rabbim, ne olur aynı duygu ve düşüncelerle yüreği çarpan masumları bugün bir kere daha inkisara uğratma; bu defa güldür onları; canımı al ama onları yine ağlatma!..” diyor ve adeta inliyordu babacığım. Onu bu kadar yanıp yakılırken gördüğüm anlar çok azdır. O an uyanmış olmasam yine göremeyecek ve Ayyüzlü’nün mahkemesinden de haberdar olamayacaktım. Çok şükür ki, uyandım ve şu kırık dökük cümlelerimle ifade etmeye çalıştığımın çok ötesinde iç burkan yakarışlar duydum o gece vaktinde. Sonra bir kenara çekilip ben de “amin” dedim onun sözlerine.

Bir köşeye kıvrılmış, öylece uyuyakalmışım. Ne zaman sonra kapı sesiyle ayıldım. Sabah namazı için Işığı Sönmeyen Ev’in yolunu tutan babamı görüp hemen arkasından yetiştim. Merak ediyordum, acaba mahkeme ne olmuştu?

Türkiye’yle bura arasında yedi saat zaman farkı var; dolayısıyla sabah namazından itibaren her an haber gelebilirdi. Tesbihatta da, ders sırasında da benim kulağım telefonun zilindeydi. Geçmek bilmeyen dakikalar ve ateşe dönüşen bekleme anı içimi kavuradursun, kahvaltı yapıldı, hadis ve tefsir dersi bitti; Türkiye’de resmi daireler kapandı ama hâlâ iyi-kötü bir haber ulaşmadı bizim salona. Hayret, ne Ayyüzlü bir kelimecik olsun bahsediyordu mahkemeden ne de yanındaki üçbeş kişi. Onlar hiçbir şey yokmuş ve sıradan bir günmüş gibi önlerindeki kitapları mütalaa etmekle meşguldüler.

Artık sabrım bütün bütün tükenmişti. İçimden Ayyüzlü’nün kendisine sorup neticeyi öğrenmek geçmişti ama nerede bende o cesaret. Olacak ya; büyüklerden birisi cesur davrandı ve sadece “Mahkeme..?” diyebildi. Ayyüzlü’de “Beraat kararı vermişler!..” deyip cümlesini noktaladı. Demek ki iki saat önce gelen telefon onu haber vermiş; ama nasıl olur, ne bir sevinç emaresi, ne bir rahatlama işareti ve ne de bir inşirah remzi vardı Ayyüzlü’nün çehresinde. Salondakilerin dudaklarından kısık bir “Elhamdulillah” sözü dökülmüştü, hepsi o kadar.

Bir yolunu bulup çıktım binadan. “Hocaefendi beraat etti, Hocaefendi beraat etti!” diye bağırdım uçsuz bucaksız ormanda. Eve yürürken çok mutluydum, ne zamandan beri ilk defa içim içime sığmıyordu. İçeri girerken de aynı cümleyi tekrar ediyordum ki, babam araya girdi ve “Hocaefendi değil oğlum, adalet beraat etti, hoşgörü ve diyalog beraat etti; eğitim faaliyetleri ve fedakar eğitim gönüllüleri beraat etti!” dedi. Dedi ve ne zaman gözyaşlarını benden gizlemek istese hemen bir işe girişecekmiş gibi yaptığı üzere, kütüphaneden bir kitap alıp salona geçti.

O gün ikindi namazından sonra alışılageldiği üzere soru soruldu Ayyüzlü’ye. Herkes pürmerak verilecek cevabı bekliyordu. Soruyu duyunca ne kadar da memnun oldum; çünkü yine anlamakta zorlandığım bir hususun şerhi istenmişti Ayyüzlü’den; sabahtan beri beynimi kemiren soru sorulmuştu: “Efendim, milletimiz nezdinde siz hiç suçlu olmadınız ki beraat etmiş olasınız. Fakat, yine de biz çok sevindik. Siz bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz? Böyle durumlar karşısında mü’minlerin sevinmesinin de bir ölçüsü var mıdır?”

Ayyüzlü kederli bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

Ben hiçbir zaman suçlanmama, muhakeme edilmeme ve bir mücrim gibi gösterilmeme üzülmedim. Cenab-ı Allah benim gönlümü biliyor, işte bu inanç hep yetti bana. Fakat, o Şubat soğuğundan sonra yıkılan dostluk köprülerine çok üzüldüm. O günlerde, millet olarak hemen hepimiz birbirimizle kucaklaşıyor; birbirimizden haberdar olmanın, birbirimize kavuşmanın, hatta birbirimizi bir kere daha keşfetmenin inşirahlarıyla hep sevgi türküleri söylüyorduk. Her yerde teneffüs edilen sımsıcak hava, her yanda tüllenen derin bir şefkat ve merhamet, yürüyorduk kinin, nefretin bulunmadığı-bulunamayacağı günlere. Yakın geçmişimiz itibarıyla, milletçe bir türlü gerçekleştiremediğimiz sevgiyi sevme, nefretten nefret etme ve sînelerimizdeki düşmanlık duygusuna karşı tavır alma istikametinde ümitle, iştiyakla durmadan koşuyor ve kendimiz olmaya çalışıyorduk.

Ne var ki, o Haziran fırtınasında, bir anda düğmeye dokunuldu ve bir daha dirilmez sandığımız bütün kötü duygular, kötü tutkular yeniden hortlatıldı. Kendini düşmanlık duygusuna kaptırmış bazı kimseler, kinin, nefretin, gayzın, öfkenin güdümünde vahşetten vahşete koştu; sevgiye, hoşgörüye uzanan köprüleri yıktı, yolları harap edip yürünmez hâle getirdi ve sevgiyle çarpan sînelere şiddet, hiddet aşıladılar.. değişik kesimlerin arasındaki birlik ruhunu kesti, biçti, parçaladı ve ulaşabildikleri bütün gönüllere düşmanlık tohumları saçtılar. O günden sonra, -büyük ölçüde- artık gönül kapıları o eski sıcaklığıyla herkese aralanamadı, gözler tebessüm cimriliğine gitti, dudaklar da sevgi mırıldanmadı.

İşte, ben yapılan onca güzel iş ve gayretin baltalanmasına ve onca olumlu gelişmenin tahrip edilmesine çok üzüldüm. O zamandan beri her gün birkaç kere hayalimle bu ürperten resimleri seyrettim ve kırılıp dökülen, parçalanıp sağa-sola saçılan sevgi, beşerî münasebetler, hoşgörü, diyalog ve birbirimizi anlama… gibi kazanılmış güzelliklerin horlanıp hakir görülmesi karşısında iki büklüm oldum, inledim.

Evet, ben çok ciddi gayretlerle elde edilen başarıların altının oyulmasına; o sevgi atmosferinin delinip yırtılmasına, toplumun değişik kesimleri arasında yeniden kavgaya start verilmesine; sevginin, merhametin ve şefkatin kapı kapı kovulmasına; sînelerde uykuya yatmış düşmanlıkların bir kere daha hortlatılmasına üzüldüm; kendimi âdeta öldürülmüş bir sürü güzel şeyin mezarı başında tahayyül ettim ve acıyla kıvrandım.

Keşke ben hapislerde çürüseydim, ölüp ölüp dirilseydim de dostluk adına uzatılan eller geri çekilmeseydi, hoşgörü diyen diller susmasaydı, barış içinde bir araya gelmeler sona ermeseydi ve millet fertleri o günlerdeki gibi birbirine hep sevgi gamzetseydi.”

Ayyüzlü o kadar hisliydi ki, sohbetin sonuna doğru hem konuşuyor hem de ağlıyordu:

“Hayır, ben beraat kararına sevinemedim. Şayet beni sevindirmek ve tebessüm ettirmek istiyorsanız; herkesin birbiriyle dost olduğu haberini getirin; insanların birbirine şefkat ve merhametle baktığı muştusunu verin; Türkiye’de herkesin sevgi türküleri söylediğini müjdeleyin!. Ben sadece ötede Allah’tan almayı murat ettiğim beraatımın arkasındayım. Bu dünyada ise yalnızca “Bir insan daha hidayete ermiş” haberini hakiki müjde sayar ve işte o muştu karşısında çocuklar gibi sevinirim.”

Evet, arkadaşlar,

Şubat Soğuğu, Tahir Mutlu ve Esad… derken söz bizi nerelere getirdi. İşte, size bahsettiğim o sahne, yukarıda özetlemeye çalıştığım o heyecanlı günü hatırlattı bana.

O günden sonra ne mi oldu?

Babamdan duyduğuma ve haberlerde dinlediğime göre, Türkiye’de herkes Ayyüzlü’nün vatanına ne zaman döneceğini konuşuyormuş. Bir sürü senaryo.. herkes bir şey söylüyormuş. O asılsız haberlere hem babam ve arkadaşları hem de ben kıskıs gülüyor, “Yalanın ve uydurmanın bu kadarına da pes doğrusu!..” diyoruz.

Şu küçücük kafamla zannediyorum, çoklarının gözden kaçırdığı bir husus var: Ayyüzlü’nün burada geçireceği günleri mahkeme takdir etmedi ki dönüş vizesini de o versin. O, dönmek için mahkemenin neticesini beklemiyordu ki hemen dönüş bileti teminine girişsin. Onu tanımayanlar kendi dar zaviyelerinden komik tahminlerini hakikatmiş gibi seslendirip duruyorlar. Oysa, Allah’tan başka kimse bilmiyor vuslat vaktini. Kim ne derse desin, ne üç ay ne de üç sene sonra, sılaya kavuşma anı kader kitabında saklı. Bir de bakmışsınız ki, hiç beklenmeyen bir anda anahaber bültenlerinde “flaş, flaş” bandı.. ve spikerin tok sadası:

“Kimse bilemedi; fıtratı tevazuyla bütünleşmiş Ayyüzlü kendisi gibi geldi. Üç gün önce sessiz sedasız minarelerin gölgesine âram eyledi ve kevser-misal ezan sesleriyle serinledi.”

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂