Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Batının Batısında Bir Ev ve Üç Genç

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Sevgili Arkadaşlar,

Evvelki yazıda da belirttiğim gibi, bir Mi’raç programı vesilesiyle çıktığımız seyahatten dolayı geçen haftanın üç gününde Ayyüzlü’den ayrı kaldık. Birkaç saatlik uçak yolculuğu çok hoşuma gitse de aklımda hep siz vardınız. Öyle ki, yanıma bir-iki kitap ve bir de Sızıntı dergisini almayı ihmal etmedim. Yol boyunca sürekli bu sayfada yer verebileceğim ve beraberce yararlanacağımız bilgiler bulabilmek için didindim durdum. Hatta bir aralık babam kulağıma eğilip, “Talibim, şimdi kainatı okuma zamanı; şu anda içinde bulunduğun uçağı, dalgaları arasında yüzdüğümüz bulut denizini ve bu imkanı bize lutfeden Allah’ın şu sayısız nimetlerini düşün. Kaldır başını, bak uçak “Allah”, diyor, gökyüzü “Allah” diyor, bulutlar “Allah” diyor ve bulutları, rüzgarı, gökyüzünü, şu metal yığınını bize hizmet ettiren, bizi çok kısa bir sürede bir ülkenin bir ucundan diğerine götüren Allah “Mi’raç hak’tır” hakikatini bir de bu dille gösteriyor.” dedi. Gözyaşlarını saklamak istediği zamanlarda bir başka yana dönmüş gibi davranan babam yine öyle yaptı ama çok duygulandığı her halinden belliydi. “Meğer şu kainat kitabı da insanı ağlatırmış” diye düşündüm sadece; çünkü, ben henüz o kitabın nasıl okunduğunu bilmiyordum.

Mi’raç gecesi münasebetiyle düzenlenen programda, o gecenin öneminden, Peygamber Efendimiz’in gittiği yerlerde kendisine verilen nimetlere rağmen asla bizi unutmadığından ve Allah’ın rızasına ulaşmamız için dikkat etmemiz gereken bazı hususlardan bahsedildi. Konuşmacılardan birisi de babamdı. Bulunduğumuz yer öyle kalabalıktı ki, o kadar insanın karşısında babamın nasıl konuştuğuna şaşırdım. Ben birkaç insanın önünde durunca bile sıkılıyorum. O yüzden arka taraflara gidip dinlemeye çalıştım sohbeti. Benim oturduğum yerin iki sıra arkasında benden yaşça büyük iki kişi sürekli konuşuyorlardı. “Sohbeti dinlemiyor ve saygısızlık ediyorlar” diye içten içe kızmıştım onlara. Gecenin sonunda babamla tanıştıklarında öğrendim ki, bizim Türklerden birisi, yeni Müslüman olan yanındaki arkadaşına sohbeti tercüme ediyormuş. Onlar hakkında su-i zan ettiğim için bu sefer de kendime çok kızdım ve o amcaya gidip helallik istedim.

Eyüp’te gibi…

Ertesi gün, programda tanıştığım bir abi, iki öğrenci arkadaşıyla beraber kaldığı eve davet etti beni. Annemin gönlüne girip babamdan da izin koparınca bir günlüğüne onların yanına gittim. O şirin evin üç sakininden en küçüğü Gökhan abiydi. Türkiye’den geleli henüz bir sene olmuş, doktora yapıyormuş. İstanbul’da staj yaptığı dönemdeki öğrencilerini o kadar çok özlemiş ki, kandilde beni görünce hemen o öğrencileri hatırlamış, hep onları düşünmüş ve bir manada hasret gidermek için de beni davet etmiş.

Orada kaldığım günün sabahında Gökhan abi mutfak nöbetçisiydi; ben de erkenden kalkıp ona yardım etmek istedim. Hiç bu kadar güzel bir kahvaltı yapmamıştım desem yalan olmaz. Gökhan abi, usta bir aşçı gibi, patatesleri ince ince, yuvarlak şekilde doğradı; üzerine domates rendeledi, biraz tuz, yağ ve su koyup hepsinin üstünü alüminyum folyoyla kaplayıp fırına sürdü. Yarım saat pişirdikten sonra üzerine yumurtasını da kırıp o enfes yemeği kendi tepsisiyle sofraya koydu. Teypten çok güzel Kuran okuyan bir hafızın sesi yükseliyordu. Gökhan abi de arada bir hafızı taklit ederek vokalistlik yapıyordu. Sanki batının batısında dışı süslü içi manevi kirlerle dolu evlerin ortasında değil de Eyüp’teki muazzam caminin hemen bitişiğinde, nurlu bir evde gibiydim. Bu güzel insanlar kaldıkları yeri nasıl da kendilerine benzetmiş ve aydınlatmışlardı. Modern dünyanın gürültüsü ve kiri ancak onların kapısına kadar gelme fırsatı buluyor ama içeri giremiyordu. İçerde Kur’an vardı, namaz vardı, kardeşlik vardı, sevgi vardı ve Kur’an’la, namazla nurlanmış gençler vardı.

Sofradan kalkar kalkmaz herkesi bir telaş aldı; bu üç kafadar, akşam gelecek olan misafirleri için evi temizleyip, yemek yapmaları gerektiğini söyleyerek aralarında işbölümü yaptılar. Ben de bazı ufak-tefek işlerde onlara yardımcı olmaya çalıştım. İnanın, abilerden birinin, bir yandan yemek yapmaya çalışıp bir taraftan da “Allahım, ne olur bizi mahçup etme; misafirlerimizin kalbini yumuşat; Peygamberimizi en güzel şekilde anlatmamızı nasip et.” dediğini duyunca öyle hislendim ki, bir ara hareket edemez oldum, bir kenara oturdum, hayran hayran onu seyrettim.. şu lüks şehrin buğulu havasında yolunu kaybetmeyen, gördüğü dünyevi güzelliklerle bakışları bulanmayan ve kendi değerlerimizin temsilciliğini yapmak için çırpınan o abilere sarılıp “Allah sayılarınızı artırsın, beni de sizin gibi yapsın” dememek için kendimi zor tuttum.

Türkiye’nin Havası

Haftada iki gün yabancılarla bir araya gelip değişik konularda konuşuyorlarmış. Bu sohbetler esnasında iki kişi Müslüman olmaya karar vermiş. İşte bu beş kişilik misafir grubu için hummalı bir hazırlık vardı evde. Ben İngilizce bilmediğim için onları seyretmekle yetinecektim ama merakla akşamı bekliyordum. Bazı eksikleri almak için dışarı çıktık. Ne yazık ki, o bölgede cami olmadığı için Cuma namazını bir kültür merkezinde kıldık. Oradaki çalışmaları anlattı Gökhan abi. Bana hiç küçük gibi davranmıyor, aksine tıpkı karşısında bir büyük varmış gibi benimle konuşuyor ve bana çok değer verdiğini belli ediyordu. Kendimi birden büyümüş ve kocaman bir adam olmuş gibi hissettim. Peygamber Efendimiz de çocuklara hep değer verir ve onlarla tek tek ilgilenerek büyük gibi davranırmış öyle değil mi?

Günün en güzel bölümü akşam misafirlerle geçen kısmıydı. Onlardan ikisinin yabancı olduklarını İngilizce konuşmasalar anlamayacaktım. Simaları, namaz kılışları ve hatta isimleri aynı bizimkiler gibiydi. Birisinin adı Mahmut, ötekinin Ahmet, diğerlerinin de John, Peter ve Mark’tı. Cemaatle namaz kıldık, tesbihlerimizi çektik, diğer üç misafir de bizi izledi. Beni onlarla tanıştırdılar, ne dediklerini anlayamadığım için Gökhan abinin tercümanlığı aracılığıyla birbirimizle anlaştık. Bir ara ona, en yaşlı misafir olan Mahmut amcaya Müslüman olmaya nasıl karar verdiğini sormasını istedim.

O da, uzun yıllar İslamiyet hakkında bir sürü kötü söz duyduğunu, dolayısıyla o dönemde dinimizle ilgili hiç de iyi düşüncelerinin olmadığını, fakat, komşusu olan Türk öğrencilerin yaşantılarına hayran kaldığını, onların da Müslüman olduğunu öğrenince buna bir türlü inanamadığını anlattı. Daha sonra onların hep insanları etkilemek için öyle güzel davrandıklarını düşündüğünü ve bu sebeple onlarla beraber olmaktan uzak durduğunu söyledi. Aylarca abilere görünmemeye çalıştıktan ve bir manada onlarla saklambaç oynadıktan sonra, Gökhan abi ve arkadaşlarının ısrarına daha fazla dayanamayıp Türkiye’ye tatile gittiğini aktardı. İstanbul, Konya, Antalya… derken Türkiye’de nereye giderse gitsin, hangi eve misafir olursa olsun, hep güleryüzlü, cömert ve misafirperver insanlar gördüğünü, ne kadar Müslüman aile ile tanışmışsa çoluk-çocuk hep aynı güzel ahlakla donandıklarına şahit olduğunu ve nihayet “Bu insanların hepsi rol yapıyor olamaz. Hem insan günlerce, haftalarca ve aylarca kesintisiz rol yapamaz. Ancak gerçek bir din, bütün insanları bu kalitede yetiştirebilir.” kanaatine vardığını heyecanla nakletti.

Kurban Eti

Rusya’da çalışan kardeşinin şahit olduğu hadise de Müslümanlığı tercihinde etkili olmuş. Rusya’ya eğitim gönüllüsü olarak giden öğretmenlerden ikisi kurban bayramında civardaki bütün ihtiyaç sahiplerine et dağıtmak için kapı kapı dolaşmışlar. Ellerinde son bir et parçası kalmış, onu da bırakmak için gittikleri evde bizim yeni Müslüman olan Mahmut amcanın kardeşinin komşusu açmış kapıyı. Yaşlı kadın, ne istediklerini sormuş öğretmenlere.. onlar da hiçbir şey istemediklerini, sadece dini bayramlarında kestikleri etlerin bir kısmını komşularıyla paylaştıklarını, eğer kabul ederse ona da bir parça hediye etmek istediklerini söylemişler. Fakat, kadın Müslüman olmadığını ve kabul edemeyeceğini belirtmiş. Öğretmenler, böyle bir bayramda komşularını arayıp sorarken din ayırımı yapmadıklarını, muhtaç olan her insanı sevindirmek istediklerini ve bu düşünceyi İslam’dan aldıklarını anlatıp, eti ona teslim ederek ayrılmışlar.

Yaşlı teyze almış eti ama yine de rahat edememiş; “Herhalde yanlış geldiler ama beni de kırmamak için öyle söylemek zorunda kaldılar” diye düşünerek peşlerinden evlerine kadar takip edip eti iade etmek istemiş. Öğretmenlerden dinlediklerinin doğruluğuna kanaat getirince şöyle demiş, “Aylardır evimin kapısını kimse çalmadı; çoluk-çocuk, torun-torba, hısım-akraba hiç kimse beni arayıp sormadı. Açlıktan daha ziyade yalnızlık insanı kötü yapıyor. Sizin dininiz ne kadar güzelmiş ki, hiç tanımadığınız, aynı dinden bile olmadığınız insanların halini hatrını sorup ihtiyaçlarını görüyorsunuz. Akrabalarınıza karşı da böyle misiniz?”

Güzel dinimizi anlatma fırsatı bulmanın heyecanıyla söze girmiş o iki arkadaş; çocukların anne-babaya bir öf bile demeden, son nefeslerine kadar onlara sahip çıkıp, ihtiyaçlarını görüp iyi muamele etmesini Allah’ın emrettiğini, bunun Kuran’da belirtilen bir emir olduğunu; ayrıca, nine, dede, amca, dayı, hala, teyze ne kadar akraba varsa onlarla irtibatta olup ziyaretlerine gitme ve ihtiyaçlarını görme konusunda kesin hükümlerin bulunduğunu bir bir sıralamışlar. O yaşlı teyze de hayran kaldığı bu sözler üzerine o gençlerle sık sık bir araya gelmeye, dinî konulardan konuşmaya ve birkaç ay sonra da Müslüman olmaya karar vermiş.

Bir gün o yaşlı kadının üst kat komşusu –Mahmut amcanın kardeşi– gelmiş; onun öldüğünü, son nefesinde hep o abileri ve manasını anlayamadığı bazı sözcükleri sayıkladığını, ölmeden evvel onlara selamını iletmesini istediğini, yaşlı kadının son nefesindeki isteğini yerine getirmek için onlara durumu haber vermeye geldiğini anlatmış. Mahmut Amca, bunları da duyunca hayran kalmış dinimize ve asıl mutluluğun, huzurun, refahın bu dini yaşamakla elde edileceğini hissettiği anda da Müslüman olmuş.

Allah’ım Beni de…

O gece, Peygamber Efendimiz’in yaşantısını merak eden misafirlere Allah Rasûlü’nün ahlakından bir bölüm anlattı abiler. Bir saat kadar süren sohbette konuşmacı, ev sahipleri arasında ortanca olandı. İngilizce olarak, hiç takılmadan anlattı Peygamberimiz’i. Onun dediğini anlayamasam da, Sevgili Peygamberimizin adını söylerken abinin toparlanarak ayağa kalkar gibi yapışı ve yaşaran gözleri beni çok etkiledi. O konuştukça Allah’a dua ettim ben de O’nun adını böyle anlatabileyim diye.

O gece boyunca da hep “Keşke çok çabuk büyüyüp ben de bu abiler gibi olabilsem” diye içimden geçirdim. Ertesi gün annem ve babam gelip beni alırlarken sanki bir rüyadan uyanıyor gibiydim. Şimdi orada görüp duyduklarımı düşünüyorum.. ne kadar ilginç değil mi? Bizim sıradan gibi gördüğümüz akrabalarla bağı koparmayıp ihtiyaçlarını görmek ve kimseyi ayırt etmeden kurban eti dağıtmak bile iki insanın hidayetine vesile oluyor. Evet, ben de inandım, Ayyüzlü’nün en son dinlediğim sohbetinde de dediği gibi, “İslam’ı bilmeyen veya onun hakkında yanlış bilgi sahibi olan insanlara dinimizi anlatmanın en güzel yolu, onu Allah’ın emirlerine uygun şekilde yaşamaktır.”

Hayal dünyasında yaşıyormuşcasına tatlı geçirdiğim o gece, dile getirilen hususlardan biri de şuydu: Dinimizi en güzel şekilde yaşadığımız zaman sadece başkalarının onu doğru olarak tanımalarına vesile olmakla kalmaz, aynı zamanda Allah’ın rızasını da kazanırız. Mesela, anne-babamıza saygılı davranmamız diğer dinlerden olanları hayran bırakabilir ama ondan daha önemlisi onlara hürmet etmemiz, bizi Rabbimizin hoşnutluğuna da eriştirir.

Hazreti Musa’nın Komşusu

İşte, bu son konu hakkında, annemden dinlediğim ve çok etkilendiğim bir hikayeyi anlatarak sözlerimi bitirmek istiyorum:

Hazreti Musâ (aleyhisselam), bir gün Allah’a dua ederken; “Yâ Rabbi, benim Cennet’teki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?” diye bir istekte bulunmuş. Yüce Allah, Hazreti Musâ’ya: “Senin Cennet’teki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Falan yerde dükkânı var. Görmek istersen git, bir gece kendisine misafir ol.” buyurmuş.

Hazreti Musâ, bu kasabın ne yaparak kendine Cennet’te komşu olmayı hak ettiğini merak ederek onu arayıp bulmuş ve o gece onun evine misafir olmak istediğini söylemiş.

Akşam olunca, kasap -kim olduğunu bilmediği- Hazreti Musa ile birlikte evine gitmiş. Misafirini bir köşeye oturttuktan sonra, “Bana müsaade ederseniz, evvela şurada bir misafirim daha var, önce onun hatrını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim.” demiş.

Kasap, odanın bir köşesinde yatan yaşlı kadının altını temizleyip elbisesini değiştirmiş; bütün hizmetini görüp yemeğini yedirmiş. O sırada ihtiyar kadın bazı şeyler söylemiş. Kasap da bu sözlere “âmin” demiş.

Bu işi bittikten sonra evdeki misafirin yanına dönen kasaba Hazreti Musâ (aleyhisselam) sormuş; “Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?”

Kasap “Bu benim anamdır. Sağlığında benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışıyorum.” diye cevap vermiş. Hazreti Musa sorularına devam etmiş;
“Peki, yanından ayrılırken o bir şey söyledi, sen de “âmin” dedin; o neydi?”

“O mu? Olacak şey değil ama söylüyor işte! Annem, bana her gün, “Oğlum, Musâ Peygambere Cennet’te komşu olasın.” diye dua eder; ben de “âmin” derim. Bu olacak iş mi? Hazreti Musâ kim, ben kimim? Ben o Allah elçisini şu dünya gözüyle bir kere görsem o da yeter bana!” demiş.

Hazreti Musa, tanıdığı bu güzel kalbli insanı çok sevmiş, ondan duyduğu sözlerden pek hoşlanmış; ötede komşu olacağı için de Allah’a hamd etmiş. Oradan ayrılırken de, “Dostum, sen anneni hep böyle hoşnut et; et ki, Musa da senin gibi bir gönül eriyle komşu olmanın sevincini tatsın!” demiş.

Evet arkadaşlar,

Emin olun, şu anda gönlüm bir güvercin kalbi gibi titriyor.. ben de İslam’ın sözünü eden değil, onu yaşayan bir insan olmak istiyorum.. ben de Efendimizi anlatmak için diyar diyar dolaşmak ve muhtaçlara el uzatmak istiyorum.. ve bunu başarabilmek için dualarınızı bekliyorum.

Bu hafta da size, Ayyüzlü’nün sohbetlerinden notlar tutan annemin defterinden aldığım bir cümleyle veda ediyorum:

“Anne-babanın hukukunu hiçe sayan ve onlara isyan eden evlât “insan bozması bir canavar”, çocuğun mânevî hayatını garanti etme gayretinden mahrum ebeveyn de merhametsiz birer gaddardırlar.. ve hele, çocuk yolunu bulup kanatlandıktan sonra onu felç eden anne ve babalar..!”

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂