Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Ayyüzlü’ye Şikayet

Arkadaşınız Talip Rıza :) | . | TOMURCUK

Ayyüzlü yine dopdoluydu. Bulunduğu salona girince beni şaşırtan sözlerini duydum;

“Anneciğim, babacığım! Siz ötelere gitmiş olsanız da şefkatiniz benimle kalmalı değil miydi? Neden gelip halimi sormuyor, dertlerime ortak olmuyorsunuz? Bazen size karşı da içim sitemle doluyor. Kimi geceler hayalinizle avunuyor ve sizi rüyalarıma bekliyorum. Hiç olmazsa rüyada gözyaşlarımı silmeyi bana çok mu görüyorsunuz?” dedi. Hemen salondan çıkıp babamın yanına gittim. Ayyüzlü, vefat eden anne-babasına içini döküyor, yalnızlığını onların hayaliyle giderme isteğini dile getiriyordu. Bazen haftalarca onları göremediğinden dert yanıyor ve her gece onları beklediğini anlatıyordu. O kadar şaşırmıştım ki; içimden “Yaş ne olursa olsun, insan mânen ne kadar büyürse büyüsün, anne-baba sevgisi ve özlemi bambaşka bir şeymiş!..” demeden edemedim. Oysa, ben ne kadar nasipliyim. Benim annem babam hep yanımda; değil haftada bir, her gün birkaç defa gelip halimi soruyor, varsa sıkıntılarımı hafifletmek için uğraşıyorlar.

Hafta benim için bu sözlerle başladı. Ama ben bunun üstünde çok durmadan şahit olduğum başka dört hadiseyi sizinle paylaşacağım. Birincisi, buradaki yabancı çocukların Allah’a inanmamaları; ikincisi, birisinin hastalığından dolayı ağlayan bir sürü güzel insan; üçüncüsü, Ayyüzlü’nün Kutlu Doğumla ilgili hissiyâtı ve dördüncüsü de, babamın annemi Ayyüzlü’ye şikayeti.

Yeni edindiğim arkadaşlarımdan birisine okulunu sevip sevmediğini, Türkiye’dekilerle arasında bir fark olup olmadığını sordum; o da okulunu ve arkadaşlarını anlattı:

Okulda her derste farklı bir sınıfa gittiklerini, teneffüslerin çok kısa sürdüğünü, sınıflarına gidene kadar o kısacık molanın dolduğunu, Türkiye’deki teneffüslerde bahçeye çıkıp doyasıya oynadığı zamanları çok özlediğini söyledi.

Arkadaşlarıyla diyaloglarını sordum; cevabını duyunca hayret ettim, aynı zamanda üzüldüm.

Arkadaşımın Müslüman olduğunu biliyor ve dinimiz İslam’la ilgili konulardan bahsediyorlarmış. Bir keresinde öğrencilerden birisi Allah’ın varlığını aklın kabul etmediğini, her şeyin kendi kendine olduğuna inandığını söylemiş ve aksini iddia edenlere karşı saygısızca konuşmuş. Arkadaşım da bildiği kadarıyla bazı hakikatları anlatmak istemiş ama İngilizcesi yeterli olmadığı için düşüncelerini tam ifade edememiş.

Şu tezata bakın ki, onlar insan aklının Allah’ı kabul edemeyeceğini iddia ederken, biz de aklı olanın Allah’ı inkar edemeyeceğine inanıyoruz.

İnsan bir kağıtta bir şiir, bir yazı ve hatta bir karalama görse, bunu “Kim yaptı?” diye sorar. Etrafta hiçkimse olmasa bile onu birisinin yaptığından emindir. Anlayamıyorum, bir karalamanın bile yapanı bulunduğunu bilen birisi, tabiattaki bunca güzelliğin kendi kendine olduğuna nasıl inanır?

Geçenlerde buradaki karların eridiğinden bahsetmiştim. Karlar eriyince kupkuru dallar ve ölü duran toprak daha da belirginleşti. Ama bir sabah o kuru dallara, ölü toprağa can geldi. Hepsi birden sanki işbirliği yapmışçasına renklendiler, yaprak verip çiçek açtılar… Sanki “Bakın insanlar! Biz de Allah’ın emirlerini dinliyor ve bu şekilde O’nu dünyaya duyuruyoruz.” dercesine rüzgarla bana el sallıyorlardı. Pazardan bir kaç kilo meyve alsak bir sürü para ödememiz gerekiyor. Toprak bu kadar çok ve çeşitli yiyeceklerin ücretini kime ve nasıl ödüyor? Güneş yıllardır, hiç aksatmadan bizi ısıtıyor, bize ışık veriyor. Bizim evdeki sobamızda birkaç ay kömür yakınca depodaki yakacaklar hemen bitiveriyor. Bu güneş bu kadar yakıtı nereden buluyor? Bütün odaların ışığını açık bırakıp gitsek elektrik faturası çok yüksek gelirdi; güneşe de elektrik faturası gelmiyor mu, geliyorsa nasıl ödüyor? Güneş gibi, toprak gibi akılsız varlıklar bunları nasıl becebiliyor? Bir insan bunu nasıl düşünmez, nasıl görmez? Gözünü ve kulağını kapatan kişi sadece kendi dünyasını karartabilir, değil mi?

O çocuklar için çok üzüldüm, tek başlarına kaldıklarında onları asla yalnız bırakmayan, her şeye gücü yeten Allah’ı bilmediklerinden dolayı korkularını giderecek bir sığınakları da yok. Ben gök gürlediğinde, onun meleklerin zikri olduğunu bilir ve ne dediklerini anlamaya çalışır, huzur bulurum; ama onlar korkup başlarına yastığı geçirir ve boş gürültü zannettikleri o zikirleri duymamaya çalışırlar. Ben elimi bir yere vurduğumda bir günahımın temizlendiğini bilir, “Acaba hangi hatamdan dolayı bu başıma geldi?” der ve onu bulmaya çalışırım; onlar acıyan ellerine ağlar veya vurdukları yere kızıp bir daha vurup acılarını arttırırlar. Bu ülkede böyle insanların sayısı ne kadar çok Allah bilir!

Allah’ım Sana inanmak ne güzel! Sana inanınca her yer aydınlanıyor, her şey anlam kazanıyor; her şeyin Senin emrinde ve bir amaç için olduğunu bilmek insanı rahatlatıyor. Böylece ne kayan yıldız, ne gece karanlığı, ne de diğer varlıklar korkutabiliyor insanı.

Zihnime hücum eden pek çok sorunun ardından onlar için ne yapabileceğimi düşündüm. “Ya Furkan gibi erken yaşta ölürlerse ve “Biliyordun da bize niye anlatmadın?” derlerse! Benim yaşım çok büyük değil ama benim de yapabileceğim bir şey olmalı! Ama ne?” Çaresizlik içinde bir köşeye çekilip bunları düşünürken annem beni farketmiş, yanıma geldi ve ne düşündüğümü sordu. Sözlerimi dinledikten sonra da, beni üzgün görünce içinin titrediğini hissettiğim canım anneciğim bana yol gösterdi;

“Yavrum onlar için yapabileceğin bir sürü şey var; onların dilini bilemesen de, hiçbirini tanımasan da onların hidayeti için dua edebilirsin. Bu arada daha çok kitap oku ki, cevap verecek kadar onların dilini öğrendiğinde hiç vakit kaybetmeden yanlarına gidip anlatmaya başlayasın. Hem sözlerden daha etkili bir şey vardır, o da hal dili, yaşantı ve güzel ahlaktır. Sadece sendeki huzuru bile farketseler, sen bir şey söylemeden onlar sana gelip soracaklardır o huzurun kaynağını. Sana düşen yalnızca elinden geleni yapmaktır, kalblere hükmedip evirip çeviren ise Allah’tır, unutma! Hem yarın Mevlid Kandili. Bugünden salavâtlarını çekmeye başla, yarın da Kainatın Efendisi’ni dünyaya göndererek bizi şereflendiren Allah’a bolca hamdeder ve o Gönüller Sultanı’na içini dökersin!”

“Efendimiz adının anıldığı her yere gelir, ben de O’na çok salavât getirirsem belki benim de başımı okşar değil mi anne?” Annem dolu gözleriyle bana bakarak “evet” manasında başını sallayıp beni öptü ve;

“Haydi yatsı vakti yaklaşıyor, abdestini al da cemaati kaçırma!”dedi.

Yatsı için babamla “ışığı sönmeyen ev”e gittiğimde orada derin bir hüzün sezdim. Abilerin yüzlerinde acı bir tebessüm vardı. Üzüldükleri şeyi anlamak için sessizce çevremi süzmem yeterli oldu. İlk defa birbirlerini bu kadar çok seven insanlar görüyorum. Kardeş değiller, birbirlerini ilk kez buralarda tanımışlar ama kardeşten daha öte olmuşlar. Abilerden birisi rahatsızlanmış ve hastaneye gidecekmiş, diğerleri onun için ağlıyor ve dua ediyorlardı. Muhabbetin gözyaşlarıyla beslendiği ve büyüdüğü dakikalara şahit oldum. Birisinin gözüne çöp batsa diğer gözler yaşarıyor, kalbler sancılanıyordu. Kardeşinin derdiyle dertlenmek de bu olsa gerek. Ne bahtiyarlıktır, Allah’ın sevdiği kullar tarafından sevilmek! Bir de öğrendim ki Ayyüzlü de onun için ağlamış ve “Hepinizi çok seviyorum, siz benim için evlat gibisiniz. Size ufacık bir şey olsa dayanamam, hiçbirinizin yokluğuna katlanamam!” demiş.

Ertesi gün Mevlid Kandili’ydi. Haberleri beraber seyrediyorduk. Bir ara televizyonda Türkiye’de düzenlenen bir şiir programına otuz bin civarında insanın katıldığı söylenince Ayyüzlü ağlayarak;

“Ya Rasulallah! Ne kadar da tazesin, ne kadar da yenisin! Zaman Seni unutturamadı. Asırlar Senin ile aşıklarının arasına giremedi. Hâlâ Senin adın salonları dolduruyor; Senden uzaklaştırılmak istenen nesil her şeye rağmen Sana koşuyor!” dedi.

Daha sonra Türkiye’nin her yerinde yapılan Mevlit kutlamalarını öğrenince Ayyüzlü;

“Dün birgün kutluyorduk, birkaç senedir bir hafta kutluyoruz. Belki ileride bir ay, daha sonra da bir yıl boyunca O’nu anar ve bir seneyi Hazreti Muhammed yılı ilan ederiz.” dedi. Sonra da başını sehpanın üstüne koydu ve “Biz kimiz ki Sana bir sene verelim. Zamanın her parçası Senindir ve Senin için ne yapılsa azdır!” diye ağladı.

O kadar hoş ki Ayyüzlü’den Peygamberimiz’i dinlemek. Aşığının dilinden Güzel daha bir güzel dinleniyor. O anlatırken Efendimiz o an aramızdaymış gibi oluyor. Ve insan düşünmeden edemiyor; biz, O’nun sadece çocuklara olan merhametinin karşılığını bile ödeyemeyiz. Nasıl ödeyebiliriz ki:

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çocukları çok severmiş. Bir bayram günü Efendimiz yolda ilerlerken yeni bayramlık kıyafetleriyle oynayan çocukların yanında üstü başı yamalı, ağlayan minik bir kız görmüş. Çocukların ağlamasına dayanamayan Şefkatli Peygamberimiz hemen kızın yanına gidip neden ağladığını sormuş. Minik kız da soruyu soranın kim olduğuna bakmadan babasının savaşta şehit olduğunu ve yetim kaldığı için ağladığını söylemiş. Onun bu haline dayanamayan Allah Rasulü;

“Sil gözünün yaşını yavrucuğum; ister misin senin baban ben olayım; Fatıma ablan, Aişe de annen olsun?” demiş. Çok sevinen minik kızı evine götürüp, süslemiş, karnını doyurmuş.

Düşünmesi bile ne güzel ve ne hoş: Bir gece de benim gözyaşımı siler misin Efendim? Rüyamda olsun, elimden tutup o şirin evine götürür müsün? Benim de sahibim olur musun? Beni de Aişe ve Fatıma annelerime emanet eder misin?!..

Peygamber Efendimiz çocuklarla karşılaştığında onların başını okşarmış, O’nun başını okşadığı çocuklar mis gibi gül kokarmış. Allah Rasulü atının veya devesinin üzerindeyse, gördüğü çocukları da bineğine alır, onlarla beraber ilerlermiş.

Bazen büyüklerimiz bizimle ilgilenmiyor, söylediklerimizi dinlemiyor hatta camide azıcık oyun oynasak bize kızıyorlar. Peki Peygamberimiz öyle mi yapmış? Bir keresinde torunu Hazreti Hasan gelmiş, namazdayken Allah Rasulü’nün sırtına çıkmış; O da torununun elinden tutup düşmemesine özen göstererek namazına devam etmiş. Ne güzel bir Dede değil mi? Bir hadiste de; “Çocuklarınızı çok öpün, çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar.” buyurmuş.

Gelelim, yazımızın başlığına… Bu hafta yaşadıklarım içinde en garip olan şey, babamın annemi Ayyüzlü’ye şikayet etmesiydi;

“”Efendim, bizim hanım haftanın beş günü sabahtan akşama kadar, “İnsanlara faydalı olacağım, Allah’ı anlatacağım ve eğitime katkıda bulunacağım.” diye dışarıda koşturuyor; akşam eve geldiğinde de ertesi gün için hazırlanıyor; az bir vakit bulursa onda da telefonla konuşuyor, programlarını belirliyor ve tabii bu arada eve zaman ayıramıyor. Çok yorgun düştüğünden dolayı ben de bir şey diyemiyorum. Acaba böyle bir durumda nasıl bir tavır almak gerekir? Böyle devam mı etmeli, yoksa burada bir ihmal mi söz konusu? Başka ailelerde de bu tarz sıkıntılar çok büyüyüp tehlikeli olabiliyor. Şu an kendileri de buradalar, neler tavsiye edersiniz?”

Babamın konuştuğunu duyunca birden heyecanlandım; sorusunu işitince de Ayyüzlü’nün vereceği cevabı çok merak ettim. Keşke onun anlattığı her şeyi anlasaydım. Cevabın tamamını anlamasam ve aklımda tutamasam da, hatırladığım kadarını sizinle paylaşmak istiyorum:

“Ne kadar güzel bir şikayet ve ne güzel bir soru. Eve vakit ayıramayacak derecede koşturmanın insanlara yardım ederek Allah’ın rızasını kazanma gayesiyle olması ne de hoş. Rabbimizin rızası için günde birkaç saat değil ömrümüzün her saniyesini versek değer. Günümüzün büyük bir bölümünü dinimizi öğrenme ve öğretme yolunda değerlendirsek yine de kulluğumuzu tam yapmış sayılmayız. Allah Rasulü, “Sana şu kadar salavât getiriyorum, yeterli mi? diyen bir arkadaşına “Daha çok söylesen daha da güzel olur” buyurmuş. Demek ki, hayırlı işlerin üst sınırı yoktur. Kimin gücü ne kadarına yetiyorsa o kadar güzel işler arkasında koşmalıdır. Bizden öncekiler senelerce sevdiklerinden ayrı kalmış, cephelerde şehit olan eşlerinin, çocuklarının ve yakınlarının yolunu yıllarca gözlemiş; hatta ninelerimiz bile Mehmetçiğe yardım etmek için savaş meydanlarına koşmuş. Biz bugün çok rahatız. Hiç olmazsa bu rahatlık içinde üzerimize düşenleri yapalım. Dine ve vatana hizmet etme hususunda kadın erkek ayırımı yoktur. Eşlerden ikisi de soruda anlattığınız durumda olabilir. Öyle bir durumda, hem kadın hem de erkek, bunu bir nimet bilip şikayet yerine Allah’a şükretmeli; “Elhamdulillah, eşim Cennetteki köşkümüze bir tuğla daha koymak için gayret ediyor. Çok şükür beraberce Cuma Yamaçlarına yürüyoruz. Varsın burada bazı dünyevilikler eksik olsun ama inşaallah biz ötede ebedi beraberliği yakalayacağız. Öyleyse şimdi birbirimize yardım etme, anlayışlı olma ve elele Efendimize yürüme zamanıdır” demeli. Bu sözlerimle evi ve yuvanın düzenini önemsemediğim zannedilmesin. O da çok önemlidir. Fakat, o problemi çözecek olan vicdandır. Zannediyorum, yorgunluklar tembelliklere bahane edilmezse, güç ve tâkat ölçüsünde aile hayatını da ihmal etmeme kararında olunursa ve eşler her an ebedi ahiret saadetini düşünerek ona göre yaşarlarsa ailenin her ferdi birbiri için tam bir yol arkadaşı olacaktır.”

Evet arkadaşlar; çok güzel bir cevaptan sadece bu kadarı aklımda kaldı. Aslında bir cümle daha hatırlıyorum ama manasını tam bilmiyorum. Ayyüzlü dedi ki; “Sorunuzun cevabı tek cümlede gizli.” O cümleyi merak ettiğimden dolayı anlamasam da defterime yazdım. Büyüyünce elime sözlüğü alıp, o cümlenin kelimelerini tek tek çıkarıp ondaki sırrı çözeceğim, inşaallah.

Bu haftaki beraberliğimize o cümleyle son vererek dualarınızı istirham ediyorum:

“Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur.”

Arkadaşınız Talip Rıza 🙂